BlogKütüphane

Nazila Ghanea ile Birbiriyle Çatışmayan Haklar Olarak Din Özgürlüğü ve Cinsiyet Eşitliği Üzerine Bir Söyleşi

İngilizce orijinal söyleşi: Talk About: Law and Religion (Elizabeth A. Clark ve Dmytro Vovk)
Çeviri: Gül Tekin

Dmytro Vovk: Din veya inanç özgürlüğü ile cinsiyet eşitliğinin tartışmalı ilişkisi, sıklıkla farklı yönlere doğru oldukça politize ediliyor. Bazı ülkeler, din veya inanç özgürlüğü söylemlerini insan hakları ve cinsiyet eşitliği kavramlarını eleştirmek için kullanıyor, bazılarıysa din veya inanç özgürlüğünü göz ardı ederek cinsiyet eşitliğine yönelik uluslararası çabalara odaklanıyor. Kimi ülkelerse yurt dışında cinsiyet eşitliğinin ya da din veya inanç özgürlüğünün gelişimi için önemli kaynak yatırımları yaparken yerel düzeyde aynı çarpıcı sonuçları elde edemiyor. Bu ilişkinin politize edilmesinin uluslararası insan hakları hukuku üzerinde ne gibi bir etkisi var?

Nazila Ghanea: Benimsediğiniz çerçevenin, bu meseleye yönelik yaklaşımınızı ve bu meselede ne düzeyde sorun gördüğünüzü belirlediğini söyleyebilirim. Açıkçası ben, uluslararası insan hakları hukuku çerçevesinden baktığımda din veya inanç özgürlüğü ile cinsiyet eşitliği arasında bir çatışma olduğunu hiç düşünmedim. Bu ilişkinin temel taşı, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin (MSHS) hiçbir hakkın başka bir hakkı ortadan kaldırmak veya ihlal etmek için kullanılamayacağını belirten 5. maddesi olmalı. Bu madde uyarınca tüm haklar bir arada var olur, birbiriyle ilişkilidir ve birbirini pekiştirir. Bu nedenle insan haklarını, birbirine paralel ve karşılıklı olarak birbirini güçlendiren haklar olarak ele almalıyız.

Elbette bir dizi başka hakta olduğu gibi din veya inanç özgürlüğünde de sınırlamalara yönelik gerekçeler mevcut. Ancak bu gerekçelerin bile katı bir şekilde yorumlanması gerekiyor. İnsan Hakları Komitesi, 22 No’lu Genel Yorumunda herhangi bir sınırlamanın yasalarla öngörülmüş olması ve yalnızca belirtilen gerekçelere dayanması gerektiğini açıkça ifade ediyor. Ayrıca hem 22 No’lu Genel Yorum hem de 34 No’lu Genel Yorum, bu sınırlamaların ayrımcı nitelik taşımaması gerektiğini belirtiyor.

Raportörlük görevini devraldığım ilk günlerden bu yana net bir şekilde vurgulamaya çalıştığım diğer bir husus ise din veya inanç özgürlüğünün üç boyutunun mevcut olduğu. Bu üç boyut, BM Din veya İnanç Özgürlüğü Özel Raportörlüğü görevinin 36 yıllık uygulamalarında ve uluslararası hukukta son derece sağlam temellere oturtulmuş durumda. Meselenin ilk boyutu, örneğin MSHS’nin 18. maddesiyle de onaylandığı şekilde din veya inanç özgürlüğüne sahip olmamızı kapsıyor. İkinci boyutu, kimsenin, diğer ayrımcılık türleri gibi din veya inanç temelli ayrımcılığa da uğramaması gerektiğini içeriyor. Üçüncü boyutu ise bu özgürlüğün, diğer insan haklarına yönelik ihlalleri meşrulaştırılamayacağı ilkesini odağına alıyor. Bu yaklaşımın genel hatları, Uluslararası Din veya İnanç Temelli Şiddet Kurbanlarını Anma Günü için BM Uzmanları ve BM Genel Sekreteri’nin Soykırımın Önlenmesi alanındaki Özel Danışmanı tarafından kaleme alınan açıklamada çok kısaca da olsa özetlendi. Bu açıklamanın 57 yetkili tarafından imzalanmış ve desteklenmiş olması büyük önem taşıyor.

Elizabeth A. Clark: Toplum açısından kuşkusuz kafa karıştırıcı bir boyutu olan bu meselelere bu şekilde açıklık getirme çabanızı çok önemli buluyorum. İlkesel olarak insan haklarının birbirleriyle rekabet hâlinde olmadığını ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirdiğini anlamak kolay. Bu, gerçekten de faydalı ve cazip bir yaklaşım. Ancak din veya inanç özgürlüğü temelli talepler ile ayrımcılığa uğramama hakkına dayalı taleplerin aynı anda karşılanamayacağı durumlarda bu yaklaşım uygulamada nasıl başarılı olabilir? Örneğin, hem LGBTQ öğrencilerin kendi kulüplerini kurma hakkı hem de dinî mensubiyeti bulunan bir üniversitenin bu kulübü tanımama hakkı aynı anda korunamaz.

NG: İlkesel olarak, uluslararası insan hakları hukukunun tüm bu haklarda birbirleriyle paralel ve eş zamanlı olarak gelişme kaydetmemizi gerektirdiği son derece açık. Öte yandan bunların hiçbiri, söz konusu hakların birbirleriyle karşı karşıya getirilmeyeceği veya politize edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Kuşkusuz, bu hakların özellikle de seçim dönemlerinde ve parti politikalarında politize edildiğini görüyoruz. İlkesel olarak bile bir hakkın, başka bir haktan daha fazla savunulması gerektiğini öne sürmeye kalkışanlarla karşılaşıyoruz. Bir hakkın daha fazla önemsendiği veya insan hakları arasında hiyerarşiye yer veren bir yaklaşımın, insan hakları hukuku açısından kabul edilebilir olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan bu hakların birbiriyle çatışması veya belirli bir dava özelinde birbiriyle karşı karşıya getirilmesi mümkün mü? Pek tabii ki! Bu tür davalarda anlaşmazlığın çözümüne yönelik karar, söz konusu davanın olgularına ve özgün ayrıntılarına dayanır. Yargılama süreci ise bağımsız bir mahkeme tarafından, ayrımcılık içermeyen bir yaklaşımla ve tarafların tümü için kanun önünde eşitlik ilkesi gözetilerek yürütülmeli. Bu tür bir davanın sonucuna dayanarak genelleme yapmamalı ve söz konusu haklar arasında mutlak bir çatışma olduğuna veya bu haklardan birinin diğerini hükümsüz kılabileceğine dair çıkarımlarda bulunmamalıyız.

İlkesel olarak bile bir hakkın, başka bir haktan daha fazla savunulması gerektiğini öne sürmeye kalkışanlarla karşılaşıyoruz. Bir hakkın daha fazla önemsendiği veya insan hakları arasında hiyerarşiye yer veren bir yaklaşımın, insan hakları hukuku açısından kabul edilebilir olduğunu düşünmüyorum.

Bu noktada cevaplanması güç bazı sorularla karşı karşıyayız. Örneğin İngiltere ve Galler’deki içtihat hukukunu ele aldığımızda belirli davalardaki zorluğun, dinin dışavurumunun kamu sektörünün sorumluluğu kapsamında sunulan bir kamu hizmeti olup olmadığıyla ilgili olduğunu görüyoruz. Başkalarının dinî pratiklerinin, bizim dinimize veya inancımıza uygun olmasını bekleyemeyiz. Dinin dışavurumu; dinin veya inancın belirli uygulamalarına ve yükümlülüklerine riayet etmeye yönelik, özgür iradeye dayalı vicdani bir tercihe dayanıyor. Emory Law Journal için kısa süre önce kaleme aldığım bir makalede bir dine veya inanca sahip olmak, bunları benimsemek ve değiştirmek ile dinin veya inancın dışavurumu arasındaki bu bağlantıyı daha fazla dikkate almamız gerektiğini öne sürmüştüm.

DV: Biraz da sahada çalışan aktörlerden bahsedelim. Din veya inanç özgürlüğü savunucuları ile kadın örgütleri, geleneksel olarak birbirlerine şüpheyle yaklaşıyor. Din veya inanç özgürlüğü savunucuları, kadın örgütlerinin dine ve dindar insanlara düşmanlık beslediğinden şüpheleniyor. Kadın örgütleri ise din veya inanç özgürlüğü savunucularını, bir insan hakkı olarak din özgürlüğünden ziyade dinin kendi gelişimine yönelik faaliyetler yürütmekle suçluyor. Buna rağmen iki tarafın, her iki hak alanında da gelişme kaydetmek adına birbiriyle çekişmeden işbirliği yapmasının bir olanağı olduğunu düşünüyor musunuz? İki tarafın işbirliğine dair olumlu örnekler var mı?

NG: Son beş veya altı yıl içerisinde bu toplulukların bir araya getirilip birlikte çalışmalarına imkân tanıyacak müşterek mücadeleler ile paydaları tespit etmeye yönelik işbirliklerine ve çabalara dair çok daha fazla örneğe tanık oldum. Bununla ilgili örneklerden biri; hem azınlık, hem din veya inanç özgürlüğü hem de toplumsal cinsiyet boyutuna yer veren medeni haklar yasası. (Örneğin, çocuğun babası yerine annesinin uyruğuna sahip olması dünyanın pek çok yerinde kabul edilmez.) Diğer meseleler arasında ise pek çok ülkede yasaklanan, farklı dinlere mensup olan çiftlerin evliliği; velayet; boşanma ve bunlarla ilişkili başka medeni haklar yer alıyor.

Bakanlıklar bünyesinde verilen eğitimlerde de din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet haklarına yer verilen çok sayıda örnek gördük. Bu eğitimler, bakanlıklar bünyesinde bu meseleye dair fikir ayrılıkları nedeniyle cinsiyet eşitliği ile din veya inanç özgürlüğü savunucularını karşı karşıya getiren geçmişteki anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesini sağladı. İnsan hakları eğitimini, her iki hakkı da göz önünde bulunduracak şekilde geliştirmek cesaret gerektiren bir girişimdi.

Bu toplulukların, birbiriyle karşı karşıya gelmesinin tek sebebi insan hakları [tartışmaları] değil. CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi) Sözleşmesi, belirli bir zamanda ve bağlamda yeni bir alan belirlemek amacıyla ortaya çıktı. Tüm engelleri aşmaya ve kadınlar ile kız çocukların haklarında gelişme kaydetmeye yönelik ihtiyaçlar konusunda hiçbir şekilde ödün vermeyecek şekilde hazırlandı. Dünyanın dört bir yanındaki kadın hakları savunucularının sıklıkla karşı karşıya kaldığı engellerden biri “din” kozu oluyordu. Yasal normlar, her iki hakkın da birbiriyle örtüştüğü ve birbirini pekiştirdiği konusunda net. Öte yandan kadın hakları savunucuları tabanı açısından bakarsak bazıları için “din”in, CEDAW haklarında gelişme kaydetmek için aşılması gereken bir engelden ibaret olması anlaşılır bir durum.

Bakanlıklar bünyesinde verilen eğitimlerde de din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet haklarına yer verilen çok sayıda örnek gördük. Bu eğitimler, bakanlıklar bünyesinde bu meseleye dair fikir ayrılıklarından kaynaklanan geçmişteki anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesini sağladı.

Bununla birlikte son yıllarda din veya inanç özgürlüğü anlayışında, BM Kadın Biriminin de benimsediği dönüştürücü bir değişime tanıklık ettik. Din veya inanç özgürlüğü, başkaları kadar kadınların da yararlanabileceği ve BM Kadın Birimi ile diğer kuruluşların hedefleri ve faaliyetleriyle olumlu bir şekilde ilişkilendirilerek ilerleme sağlayabilecek bir hak olarak ele alınmaya başladı. Elbette bununla yetinip tabanda da bu görüşün iyice anlaşıldığını söyleyemeyiz. Bu meselenin politize edildiği veya seçim kampanyası aracı olarak kullanıldığı her durumda yeniden aynı zorlukla karşılaşıyoruz. Ancak artık işbirliğine dair pek çok örneğimiz var ve birçok STK ile gölge rapor bu meselenin üzerine eğiliyor.

Geçtiğimiz beş yıl içerisinde ortaya çıkan “İnançlar Hakları Destekliyor” inisiyatifi, özellikle bahsetmek istediğim bir örnek. Bu inisiyatif, insan hakları savunuculuğuna ilişkin pek çok durumda ve dava ile içtihatta “din”in hakların sınırlanmasını meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştüğünü kabul ediyor. Ancak insan hakları mücadelecisi ve savunucusu olan inanç temelli aktörler de var. Bu aktörler, yalnızca din veya inanç özgürlüğünde ya da kadın haklarında değil, tüm insan haklarında gelişme kaydetmemiz açısından hem güncel hem de potansiyel olarak önemli bir role sahip. “İnançlar Hakları Destekliyor” girişiminin 18 taahhüdü, bunu desteklemenin bir yolunu sunuyor.

EAC: Sıradaki sorum bununla bağlantılı. Sıklıkla kadın hakları savunucuları ile din veya inanç özgürlüğü savunucularından bahsediyoruz. Ancak bu kutuplaşmada bazen inançlı kadınlar göz ardı edilmiş oluyor. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kadınlar zaman zaman bir çeşit “kör nokta”da kalıyor gibi görünüyorlar. Özellikle de Batılı olmayan toplumlardaki din veya inanç özgürlüğü savunucuları, toplumsal cinsiyet sorununu pek dikkate almıyor (sıklıkla da bu alandaki uluslararası standartlar hakkında pek bilgileri olmuyor). Öte yandan bazı feminist örgütler de dindar kadınları, toplumun ataerkil ve erkek egemen yapısının savunucuları olarak görüp bu kadınların ihtiyaçlarının feminist gündemde yeri olmadığını düşünme eğilimi gösteriyor.

Kadın hakları hareketi, on yıllar önce bilimsel alanda uluslararası hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku projelerinde kadınların görünürlüğü olmadığını gözlemledi. Kadınlar, din veya inanç özgürlüğü alanında ve savunuculuğunda da görünür değildi. “Dindar kadınlar” ise hem toplumsal cinsiyet hakları hem de kadın hakları savunuculuğunda daha da az görünürlüğe sahipti. Yani iki taraflı bir açmazdan bahsediyoruz. Din, devletler tarafından, örneğin sözleşme yükümlülüklerine getirilen çekinceler aracılığıyla, insan haklarındaki sınırlamaların bir gerekçesi olarak öne sürülüyordu. Bu, söz konusu açmaza kısmen sebep olan ilk engel oldu. Öte yandan din veya inanç özgürlüğü de yeterince anlaşılmamış ve diğer meselelerle ilişkilendirilmemişti. İnançlı kadınları da göz önünde bulunduruyor olmamız tam olarak zamanın bir gerekliliği.

Peki belirli bir inancın veya dinin gereklerine riayet etmeyi tercih ettikleri için toplumsal cinsiyetle ilişkili belirli haklarının sınırlanmasını desteklemek isteyen kadınlar varsa bu durumu nasıl ele alacağız? Bu noktada, uluslararası insan hakları hukuku kapsamında anlaşıldığı şekliyle “zararlı uygulama” teşkil etmeyen durumları göz önünde bulunduruyoruz. Feminizmde tüm kadınların irade sahibi olduğunu kabul ediyoruz. Bu doğrultuda başka kadınlara karşı dayatmacı olmamamız ve kendilerini ifade etmelerinin önüne geçmememiz gerekiyor. Bu kadınların iradesini görmezden gelemeyiz. Elbette bazı sorularla karşı karşıya kalıyoruz. Bu, kadınların kendi tercihi mi, yoksa buna mecbur mu bırakılıyorlar? Tercihlerinin olası sonuçları neler? Bu kadınlar gerçekten riayet etmeme veya çıkış (topluluklarından ayrılma) seçeneklerine sahip mi? Bu soruların, her vaka özelinde incelikli ve bağlamına uygun bir şekilde ele alınması gerekiyor.

Kadınlar, din veya inanç özgürlüğü alanında ve savunuculuğunda görünür değildi. “Dindar kadınlar” ise hem toplumsal cinsiyet hakları hem de kadın hakları savunuculuğunda daha da az görünürlüğe sahipti.

DV: Anlattıklarınız bana Leyla Şahin davasını hatırlatıyor. Andras Sajo bu dava hakkındaki yorumunda şunları ifade etmişti: “Leyla Şahin’in 30 yıl önce İstanbul Üniversitesinde başörtüsü takmasına izin verecek özel bir çözüm bulunabilir. Ancak Türkiye’nin doğusunda yaşayıp başörtüsü takmak istemeyen kadınların haklarının nasıl korunacağı da düşünülmeli. Bu koşullarda genel bir kuralı benimsemek mümkün mü? Yoksa her durum için yerel kurallara göre mi ilerlenmeli? Naif bir bakış açısıyla yerel kuralların daha iyi olduğunu söyleyebilirdim. Ancak hukuk, yerel kurallarla ilgili değil.” Bu argümanın güçlü olduğunu düşünüyor musunuz? Hem dinî kimliğinin bir parçası olarak başörtüsü takan kadınların hem de başörtüsünü erkek egemenliğe itaat etmenin bir sembolü olarak gören kadınların hakkını korumak mümkün mü?

Bu, yalnızca avukatlar ile insan hakları avukatlarına değil, aynı zamanda siyaset bilimcilere, tarihçilere ve sosyologlara da başvurulması gereken bir alan. Din veya inanç özgürlüğü yaklaşımı, kadınların irade sahibi olduğunun kabulüne ve başörtüsü takıp takmama kararında özgür tercih bağlamına dayanıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda dünyanın farklı yerlerindeki kadınlar tarafından birden fazla dışavurum biçiminin kabul edilebilir ve uygulanabilir olduğunu varsayıyor. Yani kadınların başörtüsü takma veya takmama imkânına sahip olması gerekiyor. Bu, kaçınılmaz bir şekilde başörtüsü takma zorunluluğunun din veya inanç özgürlüğüne aykırı olduğu anlamına geliyor.

Uygulama düzeyinde mahkemelerin şu türden soruları dikkate aldığını görüyoruz: Söz konusu kız çocuk kaç yaşında? Başörtüsü takılmasını veya başka dinî sembollerin kullanımını dayatan bir aile üyesi var mı? Kız çocuğa söz konusu sembolün kullanımı konusunda baskı yapma olasılığı olan biri var mı? Kız çocuğun bu tercihi özgür iradesiyle yaptığına ilişkin kanıtımız var mı? Örneğin okuldaki yetkililer veya işveren bu konuda ne yapıyor? Söz konusu sembolü, bu bağlamda özellikle sorunlu kılan özel bir gerekçe var mı? Uygulanabilecek genel (ayrımcı nitelikte olmayan) güvenlik taramaları mevcut mu?

Din veya inanç özgürlüğü yaklaşımı, kadınların irade sahibi olduğunun kabulüne ve başörtüsü takıp takmama kararında özgür tercih bağlamına dayanıyor.

Yani karar yine, büyük ölçüde davanın olgularına dayanıyor. Ancak mahkemeler, bu davaları karara bağlarken din veya inanç özgürlüğü ile kadınların iradesini dikkate almalı ve söz konusu bağlamda tercih imkânı olup olmadığını değerlendirmeli.

EAC: Kadınların iradesine ilişkin gerginliğe ve endişeye mahal veren bir diğer bağlam ise ev içi şiddet sorunu. Ev içi şiddetle mücadele konusunda dinî grupların ne gibi bir rolü var? Dünyanın her yanında pek çok kilisenin ve dinî kurumun, ev içi şiddeti hedef alan ulusal ve uluslararası mekanizmalara karşı çıktığını görüyoruz (örneğin, Avrupa Konseyinin İstanbul Sözleşmesi hakkındaki tartışmalar). Öte yandan bazı dinî kurumlar ise ev içi şiddete karşı çıkan ve çoğunluğu kadınlar ile kız çocuklar olan mağdurları destekleyen politikalar ve programlar geliştiriyor.

NG: Bu tür ihlaller söz konusu olduğunda, dinî otoritelerin ve toplulukların kamu yetkilileri ile işbirliği yapması gerekiyor. Bununla birlikte elbette kamu yetkililerinin de hâlihazırda sakıncalı gördükleri azınlıklara kısıtlamalar dayatmak için keyfi ve dayanaksız davalarla toplulukları zan altında bırakmaması gerekiyor. Yani kamu yetkilileri, başka amaçlar veya dinî bir topluluğun işleyişine müdahale etmek için ev içi şiddetle mücadele çabalarından istifade etmemeli. Dinî toplulukların işleyişini sürdürme hakkı, 1981 tarihli Bildiri’nin, başkalarıyla birlikte topluca olanlar da dâhil olmak üzere dinin veya inancın dışavurumunun çeşitli açıklayıcı örneklerine yer veren 6. maddesince tanınır. Dinî topluluklar; bir araya gelebilmeli, öğretim verebilmeli, ibadet edebilmeli, kaynak toplayabilmeli ve toplum içinde etkin olabilmeli. Din veya inanç özgürlüğü standartları, bunların tümünü kapsıyor.

Ayrıca, din veya inanç azınlıklarını kapsayan ve onlara özgü, net bir şekilde tanımlanmış bir dizi ek koruma önlemi getiren azınlık hakları standartlarımız da mevcut. Azınlıklar, kamusal hayata katılabilmeli ve kendileriyle ilgili her türlü mesele hakkındaki tartışmalara dâhil olabilmeli. Hükümet, diğer azınlıkların yanı sıra din veya inanç azınlıklarının da varlıklarını ve işleyişlerini sürdürebilmeleri konusunda gelişme kaydedilmesinde olumlu bir role sahip.

İnsan hakları savunucuları, din veya inanç özgürlüğünü destekleyenler ve toplumsal cinsiyet özgürlüğünü destekleyenler olarak bölünürse hem sivil toplumu hem de haklar alanında gelişme kaydetme olasılığını zayıflatmış oluruz.

Öte yandan kadına yönelik şiddet söz konusu olduğunda [dinî topluluklar ve devlet arasında] sağlıklı bir işbirliği olmalı. Dinî merciler aynı zamanda danışmanlık sunabilir ve önleyici ve [ev içi şiddet konusunda] eğitici bir işleve sahip olabilirse bu, benzersiz bir erişim imkânı sağlayabilir. Çünkü dinî dernekler ve vakıflar, bilhassa kendi inanç toplulukları için güçlü ve etkili bir dil kullanarak bu soruna daha fazla dikkat çekilmesini sağlayabilir. Söz konusu topluluklar için inançlarının öğretileri, hukuki bilgilerden çok daha ikna edici olabilir. Dolayısıyla ev içi şiddetin önlenmesi konusunda tüm aktörlerin, kendilerine özgü eğitici ve olumlu bir rolü olduğunu söyleyebiliriz.

DV: Din veya inanç özgürlüğü ile cinsiyet eşitliği, istihdam ve iş ilişkileri konusunda da gündeme geliyor. Padua Üniversitesi araştırmacısı Matteo Corsalini, hem ABD’deki “inanç temelli” şirketlere yönelik dinî muafiyetlerin hem de bazı Avrupalı ticari kuruluşlar tarafından uygulanan “tarafsızlık politikası”nın, çalışanların din özgürlüğü veya dinsiz olma özgürlüğünü korumadığını öne sürüyor. Bu uygulamalar nedeniyle işverenler örneğin, çalışanlarının sağlık sigortası kapsamından doğum kontrolünü çıkararak ek masrafları üstlenmek zorunda kalmıyor veya müşterilerinin tercihleri doğrultusunda başörtüsü takan Müslüman bir çalışanın işine son verebiliyor. Dolayısıyla Corsalini’ye göre bu uygulamaların amacı, söz konusu özgürlükleri korumaktan ziyade ilgili işletme sahiplerinin kârını olabildiğince artırmak. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

NG: [Bu muafiyetlerin ve politikaların] ardında kapitalizm odaklı bir hırs olabileceğine dair görüşleri oldukça ikna edici buluyorum. Meselenin bu boyutunu göz ardı etmemeliyiz. Zaman zaman bu meseleyi sadece dinî özerklik, vicdani ret ve muafiyetler yönünden değerlendiriyoruz. Çünkü bazen meseleyle fazla yakın bir temas kurduğumuz için her şeye yalnızca din veya inanç özgürlüğü perspektifinden bakma eğiliminde oluyoruz. Biraz mesafe koyup devredeki daha geniş kapsamlı süreçleri gözden geçirmek ve bu olasılığı dikkate almak fayda sağlayabilir. İşverenler ve işçiler arasındaki bazı anlaşmazlıkların neden mahkemeye taşınmak yerine sorunun kaynağında çözülemediğini de düşünmemiz gerekiyor. Neden çekişme ve karşıtlık, tüm anlaşmazlıkların mahkemelik olacağı kadar baskın? Çalışanlara özenle yaklaşmak ve uyumlu bir çalışma ortamı yaratmak, kârlı olduğu kadar hem personelin elde tutulması ve gelişmesi hem de işletmenin başarı yakalaması açısından da fayda sağlar.

EAC: Uluslararası hukuk alanında din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet açısından nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz? Kısa veya orta vadeli bir bakış açısıyla hangi yeni kurumların, mekanizmaların veya girişimlerin ortaya çıkmasını bekliyorsunuz?

NG: Makro düzeyden mikro düzeye geçebilirsek eğitimin, her ikisini de [din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet] göz önüne almasına çok daha fazla odaklanabiliriz. Farklı bakış açılarını yansıtan bu türden bir eğitim, soruna insani bir nitelik kazandırır. Meseleyi somut örneklere indirgeyebiliriz. Böylece bu iki boyutu, birbirlerinin ihlaline yol açan tehditler olarak görmek yerine karşı tarafı dinleyip anlayabilir ve her iki hakkın savunucularını bir araya getirebiliriz. Bu yaklaşımın gerçekten faydalı olacağını düşünüyorum. İnsan hakları savunucuları, din veya inanç özgürlüğünü destekleyenler ve toplumsal cinsiyet özgürlüğünü destekleyenler olarak bölünürse hem sivil toplumu hem de haklar alanında gelişme kaydetme olasılığını zayıflatmış oluruz.

Umarım daha fazla işbirliği görebilir ve örneğin, mahkemelerin belirli davaları nasıl ele alıp karara bağladığını paylaşmaya veya belirli hükümleri verirken dikkate aldıkları faktörlere odaklanabiliriz. Meseleyi, ulusal düzeyde politize edilmekten veya uluslararası düzeyde bir “çatışma” alanı olmaktan uzaklaştırıp çok daha keskin yasal ve ilkesel karar alma süreçlerine indirgemeliyiz. Bu yaklaşım, mahkemeler için de geçerli çünkü elimizdeki davalarda bile mahkemelerin baskıdan azade olmadığını görüyoruz.

Nazıla Ghanea

Nazıla Ghanea

BM Din veya İnanç Özgürlüğü Özel Raportörlüğü görevini yürüten Nazila Ghanea, aynı zamanda Oxford Üniversitesi Uluslararası İnsan Hakları Hukuku bölümünde öğretim üyesi ve Uluslararası İnsan Hakları Hukuku Yüksek Lisans programının direktörü. Ghanea; pek çok hükümete, uluslararası kuruma ve insan hakları kurumuna insan hakları alanında danışmanlık veya uzmanlık sundu. Din özgürlüğü, azınlık hakları ve uluslararası hukuk üzerine birçok kapsamlı yayına imza attı. Söz konusu yayınlar arasında Freedom of Religion or Belief: An International Law Commentary (Din veya İnanç Özgürlüğü: Uluslararası Hukuk Yorumu – 2016); Religion or Belief, Discrimination and Equality: Britain in Global Contexts (Din veya İnanç, Ayrımcılık ve Eşitlik: Küresel Bağlamlarda Britanya – 2013); Does God Believe in Human Rights? (Tanrı, İnsan Haklarına İnanıyor mu? – 2007) ve Human Rights, the UN and the Bahá’ís in Iran (İran’da İnsan Hakları, BM ve Bahailer – 2003) yer alıyor.

 

Related Articles

Back to top button