Kütüphane > İnanç Özgürlüğüyle İlgili Haberler >

Kamu Görevlileri – Ayrımcılık ve Din veya İnancını Açıklama Hakkı / Public Servants- Discrimination and the Right to Manifest Religion or Belief

anayasaizleme.org 18.02.2013, Mine Yıldırım

Summary in English below.

Son günlerde “Kamuda Başörtüsüne Özgürlük” İmza Kampanyası ve AKP’nin kamu hizmetleriyle ilgili, “Kamu hizmetinde liyakat esastır” ifadesinin yer aldığı Anayasa önerisi kamu görevlilerinin başörtüsü yasağı/serbestisi konusunu yeniden canlandırdı. Kamu hizmetinde “liyakatın”; yani kişinin iş için uygunluğunun esas alınması doğru bir ilke, ancak bu ilkenin yasa, düzenleme ve uygulamalarla içinin doldurulması gerekecektir. Açık bir ifadeyle dini simgeleri yasaklamaması,  başörtüsü için bir serbestlik gibi görünse de, bu alanda hiçbir sınırlama olamayacağı anlamına gelmiyor. Örneğin, ele aldığımız konuyla ilgili olarak, dini bir giysi veya sembolün işe uygunluğa engel olabileceği durumlar olabilir. Gerek işle ilgili gerekliliklerden kaynaklanan, gerekse diğer yasal kurallardan kaynaklanan sınırlamalar olabilir. Kamu görevlilerinin din veya inançlarını uygulama veya dini semboller aracıyla açıklamaları/dışavurmaları hem Türkiye gibi birçok ülkede hem de uluslararası insan hakları mekanizmaları içinde yıllardır tartışma konusu olmuştur. İyi politikalar oluşturmak için bu tartışmalarda dile getirilenlerden, dikkat çekilen noktalardan ve sorulması gereken sorulardan yararlanabiliriz.

Aslında konuya sadece başörtüsü serbestisi veya yasağı penceresinden yaklaşmak çok sınırlı bir yaklaşım olup bazı önemli noktaları gözden kaçırmamıza neden olabilir. Kamu görevlilerinin din veya inanç özgürlüğü denince, akla önce kamu görevinde çalışma konusu geliyor. Türkiye’de kamuda çalışmaya erişimde hem yasal hem de pratikte engeller var. Örneğin; bürokrasi, yargı ve güvenlik sektörlerinde Müslüman olmayan kamu görevlileri yok. Aleviler mülakatlarda yöneltilen sorularla kendilerine ayrımcılık uygulandığını söylüyorlar. Diğer taraftan, mesele dinsel semboller olduğunda, başörtülü bir kadın çalışamazken, örneğin tespih veya duvarda yer alan bir ayet sorun olarak görülmüyor, birçok erkek kamu görevlisi rahatlıkla Cuma namazına katılmak için uzun bir öğlen arası kullanabiliyor. Kamu görevlisinin devleti temsil ettiği için özel sektördeki bir çalışandan farklı bir durumu olabilir.  Fakat kişi bir yandan dini kimliğini bir sembolle, örneğin; başörtüsü, haç, kippa ile ifade ederken bir yandan da işinin gerektirdiği becerileri ve yansızlığı sağlayamaz mı?

Kişinin üzerinde dini bir simge olmaması tarafsızlığının kanıtı sayılabilir mi? Öte yandan, mesele sadece kamu görevlisi mi? Peki hizmeti alan kişilerin hakları hangi açılardan dikkate alınmalı?  Kamu görevlisi sadece dini semboller mi kullanabilecek, yoksa din veya inancının gereklerini yerine getirmesine de izin verilecek mi? Namaz için işinin başından ayrılabilecek mi, dini bayramları için tatil hakkı olacak mı, örneğin; Alevilerin bayramlarında tatil hakkı olacak mı? İşlerin aksamaması nasıl sağlanacak? Ayarlamalar kurum bazında mı yapılacak yoksa ulusal bazda mı? Kişi inancından ötürü bazı görevleri yapmayı reddedebilecek mi? Örneğin, kürtaj ameliyatına katılmama hakkı olacak mı? Peki, kıyafet konusunda hiçbir sınırlama olmayacak mı? Kişi haç takabilecekse -bir Hristiyan’ın kamu görevlisi olduğunu varsayarsak-, bu sembolün boyutu ne kadar büyük olabilir? Sakal ne kadar uzun olabilir? Öğretmen sadece gözlerini açık bırakacak şekilde yüzünü kapatsa işinin gereklerini ne kadar iyi bir şekilde yerine getirebilir? Bütün bu sorular bize meselenin sadece başörtüsüne özgürlük bağlamında görülemeyeceğini ve meseleye daha geniş bakmak gerektiğini gösteriyor. Yoksa sadece başörtüsüne özgürlük tanımak tek başına oldukça sınırlı bir düzenleme olacaktır.

Kuşkusuz çalışma yaşamında dini özgürlük karmaşık bir konu ve söz konusu kamu görevi olduğunda işin içine “tarafsızlık” da girdiği için konuya farklı boyutlar da eklenmiş oluyor. Ama meselenin özü aynı; hakların korunması ve hakların dengelenmesi.

Türkiye’nin taraf olduğu, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 9 gerekse BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi Madde 18, “din veya inancın ibadet, öğretim, uygulama ve törenlerde” dışavurulmasını/açıklanmasını açıkça koruyor. Başörtüsü, haç, kippa vs. gibi dini semboller genel olarak “uygulama” olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla bu tür dini sembollerin din veya inanç özgürlüğünün koruma alanı içinde olduğu açık.

Tartışma daha çok sınırlamalar konusunda çünkü din veya inancını açıklama kesin veya sınırsız bir hak değil. Öte yandan, bu hak ancak belirli koşullar altında sınırlanabilir. Din veya inanç özgürlüğü ancak “yasayla” (yani yönetmelik veya sözlü veya yazılı bir emirle değil), ancak belirli amaçlarla, “kamu güvenliğini, kamu düzenini, genel sağlığı veya ahlakı ya da başkalarının hak ve özgülüklerini” korumak amacıyla, “demokratik bir toplumda gerekli görüldüğü” şekilde sınırlanabilir. Sınırlamanın meşru sayılabilmesi için bu koşulların tümünün yerine getirilmesi gerekir. Ayrıca, sınırlamalar ayrımcı bir şekilde uygulanamaz ve belirli bir ölçülülük ilkesini gözetmek gerekir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne yapılmış olan iki başvuru bu konuda açıklayıcı olabilir. Komite, üniversitede başörtüsü takması yasaklanan bir öğrencinin şikâyetini haklı bulurken (Hudoyberganova Özbekistan 931/2000)bir Komite üyesi, pedagojik nedenlerle kıyafet konusunda sınırlamalar getirilebileceğini dile getirmişti. Öte yandan, Kanada’dan kaynaklanan bir başvuruda, inançları gereği türban takan Sih’lerin iş sırasında kask takma zorunluluğunu ayrımcı bir unsur olarak görmeyip, güvenlik ve sağlığı korumaya yönelik “makul” bir sınırlama olarak gördü.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, İnsan Hakları Komitesi’ne göre, bir anlamda, “kendisini tutarak/sınırlayarak” kamu görevlilerinin din veya inançlarını açıklamalarına yönelik sınırlamalarda devletlerin takdir yetkisini gözetmiştir. Yani devletlere sınırlamalar konusunda geniş bir takdir alanı bırakmıştır. Örneğin, İsviçre’den kaynaklanan, bir ilkokul öğretmenin başörtüsü takmasının yasaklanmasını konu eden bir başvuruyu daha kabul aşamasında reddetmiştir (Dahlab İsviçre Başvuru No. 42393/98). Bunu yaparken başörtüsünü “güçlü bir görünen sembol” olmasının ve çocukların etkilenebilir, küçük yaşta olmasının, okullarda “inanç açısından tarafsızlık ilkesini” ihlal edeceğini dikkate almıştır. Yani, “başkalarının haklarının korunması amacıyla” okulda öğretmenin dini semboller kullanmasına yönelik sınırlamayı meşru görmüştür.

Yukarıdaki vakalarda da görüleceği gibi genel bir kuraldan ziyade her bir durumda, insan haklarının dengelenmesi yoluyla, tartışmalı durumlar tek tek değerlendirilebilir. Örneğin, okulda öğretmenin din veya inancını açıklama hakkı, öğrencinin veya öğrencilerin hakları göz önünde bulundurularak değerlendirilebilir. İlkokul, ortaokul ve üniversitedeki bir öğretmenin din veya inancını açıklaması öğrenciler üzerinde farklı etkilere sahip olacaktır. Öğretmenin din veya inancını açıklamasıyla, okulda çalışan ama öğretmen olmayan bir kamu görevlisinin dini sembollerinin yarattığı etki yine farklı olacaktır. Örneğin, Tapu Dairesi’nde çalışan kamu görevlisinin kullandığı semboller veya yargı sektöründe yargıç veya hâkimin kullandığı sembollerin etkisi farklı olacaktır. Kamu görevlilerinin, çalıştıkları alanlar ve etkileşim içinde bulundukları kişilerin insan haklarının dengelenmesi iyi bir kılavuz ilke.

İnsan haklarının dengelenmesi sırasında gözetilebilecek bazı genel ilkeler de var, bu dengeleme korkuyla veya spekülasyonlarla hareket etmeden, soğukkanlı ve akla uygun bir şekilde gözetilmeli. Bireylerin dini sembolleri kullanma hakkı, bireylerin dini semboller kullanmaya zorlanmama hakkı, ayrımcılık yasağı, anne babaların çocuklarını kendi inançları veya felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme hakları, çocukların din veya inanç özgürlüğü, eğitim hakkı, kamu hizmetine erişim hakkı gibi… Diğer taraftan devletler “okul sisteminin tarafsızlığı” ilkesini de öne sürebilirler.

Sonuç olarak, mesele çok boyutlu ve karmaşık bir konu ve herhangi bir yasal düzenleme yapılmadan önce paydaşlar ve uzmanlarla birlikte katılımcı bir şekilde tartışılmalı. Bazı pilot uygulamalar yaparak çeşitli düzenlemeleri denemek de bir yol olabilir. Kuşkusuz meselenin etraflıca ve toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla tartışılması ve başörtüsü yerine, kamu görevinde herkesin din ve inanç özgürlüğünün kapsamı ve sınırları yaklaşımıyla, geniş bir şekilde, ele alınması yapılacak düzenlemelerin toplumsal meşruiyetini artıracak bir unsur olacaktır.

Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

Summary

The agreement of the AKP (Justice and Development Party) and the BDP (Peace and Democracy Party) on the constitutional provision pertaining to the public service employment to the effect that “Every citizen has the right to enter public service. No condition can be placed upon entering public service except the qualifications required for duty” has been interpreted to mean that the headscarf will be allowed in public sector. Mine Yıldırım argues that while focus on the “merits” is a good rule of thumb to follow in public sector employment the right to manifest of religion or belief of public servants should not be discussed and implemented with solely the headscarf in mind. Instead a holistic approach that would consider the scope and limits of the right to manifest religion or belief for all should be embraced.

_________________________________________________________________________________________