Çalışmalarımız > Açıklamalar >

Holokost’u Anma Günü: #Hatırlıyoruz

Polonya’daki Auschwitz-Birkenau toplama kampında tutulan esirlerin kurtarılışının yıldönümü olan 27 Ocak’ta her yıl, tüm dünyada Yahudi Soykırımı’nın kurbanları anılıyor.

Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı, Nazilerin “üstün ırk” dışında kabul edilen gruplara yönelik kitlesel imha politikasıyla hatırlanır. Antisemitizmin en uç örneği olarak nitelendirilebilecek olan Holokost sırasında, Nazi Almanyası tarafından kurulan ve sayıları bini bulan toplama kamplarında yaklaşık dört milyon Yahudi’nin ya öldürüldüğü ya da işkence ve hastalığa bağlı olarak yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Geriye kalanların büyük bir bölümü ise ya “ölüm yürüyüşlerinde“ ya da “getto“ bölgelerindeki toplu katliamlarda öldürüldü. Savaş sonunda, yaklaşık altı milyon Yahudi, yani İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’da yaşayan Yahudilerin üçte ikisi, Holokost sırasında hayatını kaybetti.

Holokost, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistemli, bürokratik yollarla, malî açıdan ülke eli ile desteklenen bir şekilde, Almanların “ırksal olarak üstün” olduğu yaklaşımıyla “Alman ırkından aşağıda ve Almanlara yönelik bir tehdit” olarak görülen Yahudilerin hapsedilmesi ve öldürülmesi olarak tanımlanıyor. Almanya’da Ocak 1933’te iktidara gelen Nazi rejimi, Holokost sırasında Yahudiler dışında başka grupları da sistematik olarak hedef aldı. Romanlar, engelliler ve Slav halkları (Lehler, Ruslar ve diğerleri) bu gruplar arasındaydı. Ayrıca, aralarında komünistler, sosyalistler, Yehova Şahitleri ve eşcinsellerin de olduğu gruplar da hapsedildi ve/veya katledildi.[1]

Holokost’a giden süreçte ayrımcı politikalar, şiddet ve katliamlar aşama aşama gerçekleşti. Yahudilerin sivil haklarını elinden alan, en bilineni 1935 yılındaki Nürnberg Yasaları olan, birçok yasa, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce yürürlüğe girdi. Bu süreçte, Yahudiler kritik görevlerden uzaklaştırıldı, gettolarda yaşamaya zorlandı ve Yahudilerin mallarını ve mülklerine el konuldu.

Soykırımdan hayatta kalan Harry Bibring, Nazilerin iktidara gelmesi ile okulunu terk etmek zorunda kaldı. Hatıralarında, 1938’de yaşanan ve Kristallnacht olarak bilinen, antisemitist saldırılar sırasında Viyana sinagoglarının yanmasını ve babasının dükkanının nasıl yağmalandığını anlatıyor ve okuldaki deneyimlerine dair şunları aktarıyor:

“Öğretmenler benimle hiçbir şey yapmak istemediler, bana haşarat gibi davrandılar. Korktukları için benimle konuşmadılar ya da sorularımı cevaplamadılar. Yahudilere ders veriyor olarak bilinmekten kaçındılar. Bu onlar için tehlikeli ve kariyerleri için de kötü bir durumdu.”[2]

1942’de ailesiyle beraber Terezin’deki gettoya sürülen ve Terezin’deki iki yılın ardından 1944’te ailesiyle birlikte Auschwitz Toplama Kampı’na gönderilen Judith Rosenzweig ise bir röportajında şunları dile getiriyor:

“Trenler sürekli ayrılıyordu. Götürülen insanlara ne olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu. 1944 yılında bizi de aldılar: Annemi Auschwitz’e vardığımızda kadınlar bir sıraya, erkekler başka bir sıraya kondu. Babamı son kez burada, diğer erkeklerin arasında dururken gördüm. Auschwitz’e vardığınızda, kamp doktoru Josef Mengele kimin çalışmaya uygun, kimin olmadığına karar verirdi. Uygun olmayanlar hemen gaz odalarına gönderilirdi. Benim, annem ve kardeşimin çalışmaya uygun olduğumuza karar vermişti. Bizi soyunup kıyafetlerimizi teslim edeceğimiz bir barakaya götürdüler. Bize orada duşları gösterip çok ince giysiler verdiler. Bir sonraki gün Mengele geldi ve tekrar kimlerin çalışmaya gönderileceğine karar verdi.”[3]

Soykırım ya da Yahudilerin kitlesel olarak toplama kamplarında katledilmesi on yıl boyunca giderek şiddetlenen ırkçı politikaların bir sonucuydu. Toplama kamplarına yapılan zorlu yolculuklarda hayatta kalabilenler rejim güçleri tarafından zorla çalıştırıldı, tıbbı deneylerde kullanıldı ya da sistematik bir şekilde gaz odalarında öldürüldü. Bütün aşamalarıyla bir arada ele alındığında soykırım, Avrupa’daki Yahudilerin gaza maruz bırakma, kurşuna dizme ve diğer biçimlerde katledilmesini neden oldu.

Hayatta kalanlar için ise Holokost’tan önceki gibi hayata dönmek imkânsız oldu. Hayatta kalanlar, kamplardan veya sığındıkları yerlerden evlerine dönmeye çalıştıklarında, çoğu durumda evlerinin yağmalandığını veya başkaları tarafından ele geçirildiğini gördüler. Sağ kalan pek çok Yahudi Avrupa’nın bazı bölgelerinde antisemitizmin etkisinin devam etmesinden dolayı ve yaşadıkları travma nedeniyle, eski evlerine dönmekten çekindi. Evlerine dönenler ise kendi hayatlarından endişe etti. Hayatta kalanların birçoğu, Batı Avrupa’da, önceden toplama kamplarının bulunduğu alanlarda kurulan mülteci kamplarına gitmek zorunda kaldı. Bu kamplarda Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ya da Filistin gibi ülkelere kabul edilmeyi beklediler. İlk başta, çoğu ülke kabul edilebilecek mülteci sayısını büyük ölçüde kısıtlayan, eski göçmenlik politikalarını bir süre sürdürdü. İsrail Devleti’nin 1948’de kuruluşunun ardından birçok Yahudi ise İsrail’e göç etti.[4]

Maja Hrabowska Holokost sonrasında yaşadığı travmayı şöyle anlatıyor:

“Geçmiş her zaman benimle. Uzun, soğuk parmakları var ve çoğunlukla geceleri ter içinde uyandığımda beni hazırlıksız yakalıyor. Yahudi Soykırımı’ndan, Yahudilere ve özellikle de Yahudi çocuklara karşı topyekûn bir savaştan, hayatta kalan neslin bir parçasıyım. Nefret edildik, ilk acı çeken, ilk ölen bizdik. Kendimi suçladım. Bunu hak etmek için ne yaptım?”[5]

Soykırım 1948 yılına kadar hukuki bir kavram olarak tanımlanmadı ve toplulukların kitlesel olarak katledilmesini ele alan bir yasal çerçeve oluşturulmadı. Birleşmiş Milletler’in (BM) kuruluşundan sonra, Nazilerin toplu kırımlarını tanımlamak da gündem oldu. Nürnberg’de savaş suçlularının yargılandığı davalarının da etkisiyle, BM Genel Kurulu soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğu ve bu suçu işleyenlerin ve teşvik edenlerin cezalandırılması gerektiğini belirten Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni 1948’de onayladı. Türkiye de 23 Mart 1950’de bu sözleşmeyi imzalayarak taraf oldu. Bu Sözleşme’ye göre, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

  • Gruba mensup olanların öldürülmesi,
  • Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,
  • Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
  • Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak,
  • Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.[6]

Bugün Holokost kurbanlarını anarken, Holokost’un bir anda gerçekleşmediğini ve temelini Nazi rejiminin propagandasını yaptığı ve toplum arasında da yaygın olan antisemitizmden aldığını hatırlamak oldukça önemli. Benzer acıların bir daha tekrarlanmaması ve “bir daha asla” diyebilmek için herkese sorumluluk düşüyor. Günümüzde, Yahudilere veya başka gruplara yönelik saldırılar, şiddet ve ayrımcılık olayları ciddi bir sorun olarak devam ediyor. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan biri olan Holokost’a dair farkındalığın artırılması ve kontrol edilemeyen nefretin ve kolektif sessizliğin sonuçlarının anlaşılması, özellikle güncel insan hakları ihlallerinin, katliamların ve nefret saldırılarının önlenmesi açısından da ayrıca önem taşıyor. Bu bağlamda devletler, toplum genelinde konuya ilişkin farkındalığı güçlendirmek için özellikle eğitim ve öğretime yatırım yapmalı, ayrımcılıkla mücadele etmeye yönelik bir eğitim sistemi tesis etmeye ve eğitim alanında karşılaşılan ayrımcılık biçimlerini önlemek için özellikle çalışmalı. Ayrıca devletler, ayrımcılığı önlemeye yönelik yasaları uluslararası insan hakları hukuku kapsamında çıkarmalı ve yasaları etkili bir şekilde uygulamaya yönelik adımlar atmalı.

Antisemitizmle mücadeleye yönelik bazı kaynaklar:


[1] https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/introduction-to-the-holocaust?series=119

[2] https://www.bbc.com/news/education-30815104

[3] https://www.dw.com/tr/auschwitzin-son-tan%C4%B1klar%C4%B1y%C4%B1z/a-37294958

[4] https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/the-survivors

[5] https://www.pbs.org/wgbh/frontline/article/maja-hrabowska-my-life-in-hiding/

[6] https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/what-is-genocide