Kütüphane > İnanç Özgürlüğüyle İlgili Haberler >

DKAB derslerinin AİHS’ne aykırılığı ve ‘dindar nesil’ meselesi / Compulsory Religious Culture and Ethics lessons and the “religious generation” issue

Taraf, 06.02.2012

Summary in English below.

DKAB Derslerinin AİHS’ne Aykırılığı ve “Dindar Nesil” Meselesi

Mine Yıldırım- AAbo Akademi, inancozgurlugugirisimi.wordpress.com

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersleri, kapsayıcı olması yönünde atılan adımlara karşın, Türkiye’nin uluslararası ve anayasal insan hakları yükümlülükleri açısından sorunlu olmaya devam ediyor. Yeni Anayasa’nın özgürlükçülüğüne dair önemli bir ölçüt, DKAB dersleri meselesi konusunda ne yapacağı olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın “dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” ifadesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çocuk ve gençlere yönelik projeleri (2012-2016 projesi kapsamında) ve hükümetin DKAB derslerinin devamı konusunda kararlılığı ile beraber okunduğunda “dindar bir nesil yetiştirmek” için eşgüdümlü bir projenin hayata geçirilmekte olduğunu söylemek mümkün hale geliyor.

Aslında DKAB dersleri devletin hem taraflı hem de tarafsız olamayacağının en güzel örneği. Bu dersle ilgili en büyük sorunlardan biri hem “din dersi” hem de “dinler hakkında bir ders”  olmaya çalışmasıdır. Oysa din dersi olsa izlenmesi gereken yol farklı, dinler hakkında bir ders olsa izlenmesi gereken yol farklı olacaktır.

Bilgi sahibi bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle dersin niteliklerine bakmak gerek. DKAB dersi ilköğretim ve liselerde zorunludur, sadece Hıristiyanlar ve Museviler muafiyet hakkına sahiptir. Buna göre, Bahailer, ateistler, agnostikler, Budistler, vs. ve herhangi bir nedenden ötürü çocuklarının bu dersi almasını istemeyenlerin çocukları da  bu derse girmek zorundadır. DKAB dersleri kitaplarının içeriğine bakıldığında, öğrencileri, Islam dinini- bu dinin tüm öğrenciler tarafından benimsendiğini varsayarak- anlamak ve uygulamak üzere yetiştiren niteliklere sahip olduğu görülecektir. İbadet uygulamaları, dua, namaz ve oruç dahil olmak üzere, dersin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bunlara ek olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla işbirliği içinde, çocukların camiye götürülmesi (Çocuk Cami buluşmasında olduğu gibi- ve artık bunun giderek artan sistematik bir uygulama haline geleceğini düşünebiliriz) gibi uygulamalar bu eğitime farklı boyutlar katıyor. Danıştay’ın DKAB derslerine ilişkin kararlarında, haklı bir şekilde saptadığı gibi bu dersler “Din Kültürü” değil, “belirli bir dinin öğretilmesini amaçlayan din derslerdir”. Danıştay  Anayasa’daki “Din Kültürü” ifadesinden ötürü bu derslerin “dinler hakkında” olması gerektiğine hükmetmişti. Maalesef bu karar MEB tarafından dikkate alınmamaktadır.

Dersin nitelikleri ışığında, devlet, ebeveyinler ve çocuk açısından ortaya önemli yasal meseleler çıkmaktadır. Herhangi bir ülkede, din ve devlet ilişkisi modeli ne olursa olsun, devletin eğitim alanında önemli görevleri vardır ve bu alandaki sorumluluklarını tarafsız ve yansız bir şekilde yürütmek zorundadır. Buna göre devlet, “dinler hakkında” yansız bir dersi okullarda zorunlu kılabilir. Ya da,  ayrımcı olmayan muafiyet düzenlemesi yapıldığı takdirde, devlet okullarında “belirli bir din hakkında” ders verilebilir. Her ne kadar Faruk Çelik mevcut biçimiyle DKAB derslerinin AİHM’nin kriterlerine uyduğunu açıklamış olsa da, yukarıda betimlediğim (yeni kitaplar ışığında) DKAH modelinin AİHS’in nesnellik ve yansızlık kriterleriyle bağdaştırılması zordur.

Ebeveyinlerin çocuklarını kendi din veya felsefi inançları doğrultusunda yetiştirme hakları hem uluslararası sözleşmeler hem de AGİT siyasi yükümlülükleriyle tanınmıştır. AİHS’ye göre (1. Protokol Madde 2), devlet, eğitim faaliyeti sırasında, ebeveyinlerin çocuklarını dini ve felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme hakkına saygı duyar.  Bunun anlamı, devletin anne babanın isteği doğrultuda eğitim verme yükümlülüğüne sahip olması değil, ebeveyinlerin verilen dini eğitime itiraz edebilecek olmasıdır. Türkiye’de de, ateist ve Alevi ailelerin benzer itirazları olmuştur ve olmaktadır. Danıştay’ın muafiyet yönünde verdiği kararlar ise, ne yazık ki, devlet tarafından kalıcı bir çözüm üretmek için dikkate alınmamaktadır.

Devlet, ebeveyin ve çocuktan oluşan bu üçlü yapıda, eğitimin merkezinde yer alması gereken çocuğun din ve inanç özgürlüğü hakkına sahip olduğunun unutulmaması gerekir. Ülkemizde on sekiz yaşına gelene kadar bu hak çocuklar için, eğitimle ilgili olarak, ebeveyinler (ve devlet) tarafından kullanılmaktadır. Çocuk olgunlaştıkça, gelişen kapasitesi dikkate alınarak bu alanda söz sahibi olmalıdır. Ne yazık ki,  bu alanda, ülkemizde belki de en fazla gözardı edilen birey çocuktur. Hem devlet hem de ebeveyinler – ve hatta toplum- çocuğun dinsel eğitimi konusunu farklı amaçlara ulaşmak için sahiplenmektedir. Kurgulanacak dinsel kimliğin nasıl bir “işleve” sahip olduğu bu noktada bütün bu taraflar açısından çok önemli görülmektedir. Özellikle lise çağındaki gencin bu alanda seçim hakkını kullanabilmesinin yolu açılmalıdır.

Son olarak, azınlıkların hakları ve belirgin özelliklerine de dikkat edilmesi gereklidir. Söz konusu din dersi de olsa, dinler hakkında ders de olsa, içerik ve uygulama, dinsel azınlıklar göz önünde bulundurularak da değerlendirilmelidir. Türkiye’de, özellikle muafiyet uygulaması bu açıdan, ivedi olarak iyileştirilmesi gereken bir meseledir. Muafiyet haklarını kullanan Protestan ve Yehova’nın Şahidi ailelerin çocuklarının mağduriyetlerine ilişkin haberler kaygı vericidir. Öte yandan, muafiyetin örnek olacak şekilde uygulandığı okullar vardır ve bu iyi örnekler teşvik edilmelidir.

Sonuç olarak, Türkiye şuna karar vermek zorundadır, “din dersi” mi verecek, yoksa “dinler hakkında ders” mi verecek? İnsan hakları hukuku açısından her ikisi de mümkündür ama “din dersi” (ki mevcut haliyla DKAB dersi bu kategoriye girer) zorunlu olamaz, ayrımcı olmayan bir muafiyet uygulaması oluşturulmalıdır. “Dinler hakkında ders” ise zorunlu olabilir ancak nesnellik kriteri ve azınlıklara karşı hassasiyet saygı gösterilmesi gereken unsurlardır. Aksi takdirde, mevcut uygulama, devletin yansızlığına gölge düşürdüğü gibi, öğrenci ve ebeveyinlerin din ve inanç özgürlükleri açısından da kabul edilemez bir durum ortaya çıkarmaktadır. Başbakan’ın dindar bir nesil yetiştirme amacıyla ilgili sözleri ise bu yönde bir değişiklik yapılacağına dair umut verici olmaktan uzak. Aksine, açıklama, belirli bir dinin öğretilmesi ve benimsetilmesini içeren “din dersinin” zorunlu olmaya devam edeceği ve Diyanet destekli olarak zenginleştirileceğinin güçlü bir işaretidir.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Government’s decisiveness about continuing the compulsory Religious Culture and Ethics lessons, coupled with the Diyanet’s plans for 2012-2016 directed at children and youth and Prime Minister Erdoğan’s statement saying “We want to raise a religious generation” raise questions about the neutrality of  the state in public policies, including education. The current Religious Culture and Ethics lessons which are compulsory start in Grade 4 and continue through high school. Even though new books draw more from the Alevi tradition compared to the previous books, they instruct in a particular religion and include the memorization of prayers and learning of rituals. Hence they are not lessons about religions but about a particular religion. Yet, only Christians and Jews may be exempted from these classes. The Bahai, atheists as well as the  unconcerned must take these lessons. Prime Minister Erdoğan said recently that as a conservative democratic party they want to raise a “religious generation”.  This statement may be viewed as a signal that the compulsory nature of religious instruction will continue and enriched with the participation of the Diyanet in the project of raising a religious generation in Turkey.

________________________________________________________________________________________