Kütüphane > İnanç Özgürlüğüyle İlgili Haberler >

Diyanet’i toplumla kucaklaştırmaya çalışıyoruz

03.01.2012, Yeni Asya

Basın yayın organlarından takip ettiğimiz kadarıyla, Diyanet işleri yeni yüzüyle farklı bir duruş sergiliyor bunun sebebi nedir?
Şöyle ifade edeyim; Diyanet’te uzun zaman çalışmış ve oradan emekli olmuş bir din görevlisi babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığını baştan itibaren izleyen biriyim. Diyanet İşleri Başkanlığından önce 7-8 yıl kadar başkan yardımcılığı dönemim oldu. Bu da bana içerden bir bakış açısıyla bakabilme imkânı verdi. Başkanlığın değişimi noktasında atılması gereken adımlar vardı. Bunları gözlemledik. Neler yapılması gerektiğine dair bir kanaat oluştuktan sonra da o alt yapıyla uğraştık ve değişmesi gereken unsurlar önemli ölçüde gelişti diyebiliriz.
Diyanet İşleri Başkanlığına geldiğinizde gördüğünüz ve ‘çözülmesi gerekir’ dediğiniz sorunlar nelerdi?
Birkaç sorun vardı. Birincisi; Diyanet İşleri tabiatı itibarı ile sivil bir müessese olduğu için, din hizmetlerini salt bir devlet hizmeti gibi, kurumumuzun da salt bir bürokratik devlet kurumu olarak görülmesi bize göre yanlıştı. Bu iki oluşum tabiat yapıları itibari ile birbirine terstir. Böyle olduğu için, Diyanet İşlerini devlet ya da kamu kurumu ve sıradan bir devlet bürokratik kuruluşu olarak yapılandırmak, Diyanetin kendisine, dinimize milletimize haksızlık olurdu. Doğrusu biz bu dönemde Diyanet İşleri teşkilâtını bir millet kurumu olarak nasıl dizayn edebiliriz diye üzerinde çalışıyoruz. Bu konuda ne kadar başarılı olduk onu bilemem fakat, Diyanet İşlerinin bir millet kurumu olması için bu dönemde elimden gelen gayreti sarf edeceğim. Nitekim göreve başladığım günlerde yaptığım ilk işlerden biri STK’lar ile münasebetler kurmaktı. Diyanet tarihinde, kendisiyle aynı alanlarında hizmet yürüten bir sivil toplum örgütü varsa, onun alternatif bir Diyanet olması korkusuyla biraz mesafeli davranmıştır. Bu yeni oluşumla mesafeyi tamamen ortadan kaldırarak, Diyanetin kulvarında hizmet yürüten sivil toplum örgütleriyle çok daha sıkı bir iş birliği kurmasının, Diyanet İşleri kurumuna, sivil toplum örgütlerine ve topluma büyük faydası olacağını düşünüyorum. Bunu en önemli nedenlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığının tek başına 200 yıllık eksiklerinin tamamını telafi ederek, din hizmetlerinin tamamını eline alıp bunu tek başına başarması mümkün değildir. Bunu bu alanda çalışan bütün sivil kuruluşlarla beraber yapması en akıllı çözüm yoludur.
Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla şu an Diyanet ‘devlet kurumu’ olmak yerine halkla beraber saf tutup halkın derdini devlete anlatan bir kimlik oluşturmuş durumda. Bu durum hakkında ne söylersiniz?
Eğer söylediğiniz gibi bir algı oluşturabildiysek ben bundan büyük memnuniyet duyarım. Diyanet İşleri Kurumu olarak gayretlerimiz sadece ülkemize değil bütün İslâm alemine iyi ve doğru bir hizmet vermektir. Azınlık liderleri de bana buna benzer ifadelerde bulundular. ‘Biz şimdi derdimizi Diyanet’e anlatıyoruz ve bizim derdimizi devlete Diyanet’in anlatmasını istiyoruz’ şeklinde ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu şekilde algılanmak Diyanet İşleri Başkanlığı adına, bizim için çok güzel bir başarıdır.
Halkımız tarafından oldukça tepki alan yaş sınırlamasın akabinde Diyanet İşleri “Çocuk ve Cami Buluşması” faaliyetini gerçekleştirdi. Bu fikrin hareket noktası neydi?
Henüz tam anlamıyla başardığımızı söyleyemeyiz. Diyanet’in millet kurumu olması için muhatap kitlesini de yeniden gözden geçirmesi gerekiyordu. Biz sadece elli yaşını aşmış cami cemaatine hitap eden bir kurum olamazdık. Bu toplum çok farklı kesimlerden oluşuyor. Gençlerimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız var. Bütün bunlara yönelik farklı planlar ve programlar ile hizmetin götürülmesi gerekiyordu. Arkadaşlarımızla birlikte bunları planlamaya başladık. Kadınları çocukları ve gençleri önceledik.
Bütün kesimleri dikkate alarak her birisine yönelik çalışmalara başladık. “Çocuk ve Cami Buluşması” bu bağlamda gelişti. Aradaki yasal engeller kanun hükmünde kararnameyle kaldırıldı. Özellikle ana muhalefet partisinin bunu anayasa mahkemesine götürmemesini toplumsal barış açısından çok önemli bir gelişme olarak görüyorum. Bu engel kalktıktan sonra özellikle camiler haftasında da “Çocuk ve Cami Buluşması” üzerinde durduk.
Avrupa’da kilise okulları dahi kendi çocuklarına hayatında bir iki defada olsa camiye gidip tanımayı programlarına koymuşlardır. Cami, mimber, mihrap, kürsü, kadın mahfili nedir? Tüm bunları camileri ziyarete gelen Hristiyan çocuklara Avrupa’daki çalışanlarımız anlatıyorlar. Türk milli eğitim sistemi içerisinde böyle bir şeyin olmamasını çok ciddî bir eksiklik olarak değerlendiririm. Evet din eğitimi zorunlu değildir, fakat Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi zorunludur. Din ve ahlâk dersi çerçevesinde yapılan eğitimde zaman zaman din dersi öğretmeninin çocuklara tatbiki olarak vereceği dersin önünde hiçbir engel olmaması gerekir. Dolayısıyla çocuk camiye gelmeli, içinde koşturmalıdır. Mihrab, minber, kürsü, minare, ezan nedir ve namaz nasıl kılınır gibi bilgileri bu topraklarda yaşayan bütün çocukların bilmesi gerekir. Bu çocukların bizim üzerimizdeki haklarındandır. Üniversite bitirmiş bir genç mihrap ile minber arasında ki farkı bilmiyorsa bu çok üzücü bir durumdur.
Bunun dışında öteden beri Diyanete mesafe koyan bir aydın kesimimiz var. Ben şahsen hatanın tek taraflı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye de kendini aydın olarak isimlendiren insanların zihninde bir diyanet tasavvuru oluşmuş, Diyanet İşlerindeyse bu tasavvuru değiştirmeye yönelik bir çalışma olmamış bu güne kadar. Biz bu faaliyetlerle bu yanlış kanıları ortadan kaldırmayı amaçlıyoruz.
Diyanet İşleri kadrosunda bir değişim ve gelişme var. Bunu neye borçluyuz?
Yüz bine yakın personeli bulunan Diyanetin büyük bir potansiyeli var. Bu potansiyelin gözden geçirilmesi gerekiyordu. Görevli arkadaşlarımızın aşk ve heyecanında bir azalma söz konusuydu, bunu büyük oranda aştığımızı söyleyebilirim. Bilgi ve birikim açısından sorunlarımız var. Bunları aşmak için çok yoğun hizmet içi programlarımız başlatıldı. Bu yıl  içerisinde 20 bin çalışanımızı bu eğitimlerden geçirmeyi planlıyoruz. Dil ve uslûp bakımından sorunlarımız vardı.  Onları da gözden geçirdik. Kadro içi ilişkilerimizde ki sorunlarımızı da, ast-üst ilişkilerin düzenlenmesi gibi konuları da gözden geçirdik. Bu ilişkilerin yeniden düzenlenmesi için çalışmalarımız var. Bu hizmet sadece sözle yapılacak bir hizmet olmadığı için ‘örnekliğimiz’ noktasında örnek yaşantımızla ortaya koymamız gerekiyordu. Buna ben ve bütün din işleri çalışanları dahil olmak üzere, hayatımızın her safhasında bizatihi uygulamamız gerekiyordu. Aile yaşantımız ve  mesleğimizin birbirini tamamlayan bir bütün oluşturduğunu sergileyerek, tüm bunlara yoğunlaşarak bunun gayreti içerisinde olduk. Eğer toplumda müspet bir olgu oluştuysa bu tüm bunların toplamından meydana gelmiş demektir.
Diyanet işlerinin Alevî vatandaşlarımıza yönelik hizmeti ne yöndedir?
Bu noktada bizden önce başlatılan hizmetler var. Biz birkaç öz eleştiri yaparak işe başladık. O eleştiriler neticesinde öncelikle yapabileceğimiz hususları tespit ettik. Birincisi: Cami içinde Sünnî cemaatini Alevîlik hakkında doğru bilgilendirmek gerekiyordu. Bu büyük oranda yapıldı ve halen devam ediyor. İkincisi: din görevlilerinin Alevîlik hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamak gerekiyordu. Bu da büyük oranda gerçekleşti. Üçüncüsü: Alevîliği, yazılı referans kaybından kurtarmaya yönelik çalışmalarımız vardı.
Muharrem ayında Hacı Bayram Camiinde ilk defa Kerbelâ şehitlerini anmaya yönelik program gerçekleştirdik. Aslında Türkiye’de Kerbelâ ve Ehl-i Beyt konusunda Sünnî, Alevî, Caferi hiçbir farklılık göstermeyen duygu birlikteliği var. Ancak biz Diyanet İşleri olarak bu güne kadar konuya kıyısından köşesinden tutarak katılıyorduk. Halbuki buna gerek yoktu. Onun için bu sene hep birlikte Kerbelâ Şehitlerini anarak o hüznü tüm toplumla bir bütün olarak beraber paylaştık.
Televizyonlarda yayınlanan programlara bakış açınızı öğrenebilir miyiz? Diyanet İşleri Başkanı ve bir baba, aynı zamanda bir eş olarak nasıl bakıyorsunuz? 
Türkiye de yaşayan her hangi bir vatandaşın gördüğünü görüyorum. Çünkü inanıyorum ki bizim toplumumuz bu programları izlese dahi kendisini, aile ve ahlâkî değerler noktasında orada gördüğü kanaatinde değilim. Bu topraklarda yaşamış Müslüman bir toplumun tarihini kültürünü günlük hayatını o programlarında görmek mümkün değildir. Anadolu’nun her hangi bir köşesinde geçmiş aile hayatında, sabah kahvaltısında içki kadehi tokuşturarak yahut içki içerek güne başlayan bir aile örneği yoktur. Dolayısıyla toplumumuzun bu kareleri çok da ciddiye alacağını düşünmüyorum.

Devamı için tıklayın.

_______________________________________________________________________________________