Çalışmalarımız > Açıklamalar >

Din Özgürlüğü Kadının İnsan Hakkını Nasıl Etkiler?

İnsan Hakları Komitesi'ne göre, din veya inanç özgürlüğünü koruyan 18. Maddeden doğan haklar, kadınlara karşı ayrımcılığı meşrulaştırmak için ileri sürülemez.

Kadınlar ve kız çocukları sıklıkla şiddetin farklı biçimlerine maruz bırakılmaktadır. Bunların bir kısmı doğrudan veya üstü kapalı bir şekilde din veya inançlarla ilgili bazı öğreti veya geleneklerle meşrulaştırılmaktadır. Bu bağlamda, cinsiyetçi önyargılara dayalı kültürel pratiklerin, din temelli gerekçelerle genel kabul gördüğü iddiasıyla meşrulaştırılan kadın hakları ihlallerinin önlenmesi özel bir önem taşımaktadır.

Peki, din veya inanç özgürlüğü hakkı duygusal, fiziksel veya farklı biçimlerde şiddeti veya bunları maruz gören eylemleri korur mu? Şiddetin de ötesinde, din veya inanç özgürlüğü hakkı kadının insan hakları ve eşitlik ilkesini veya eşitlik ilkesi, kadının din veya inanç özgürlüğü hakkını nasıl etkiler?

Bu konuda Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Hakları Sözleşmesi, Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme (CEDAW) ve Çocuk Hakları Sözleşmesi sağlam bir insan hakları hukuku çerçevesi sunmaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu Sözleşmelerin din özgürlüğü, kadın hakları ve eşitlikle ilgili hükümleri ve bu Sözleşmeleri yorumlama yetkisine sahip Komiteler (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Kadınlara Karşı Ayrımın Ortadan Kaldırılması Komitesi ve Çocuk Hakları Komitesi) önemli ilkeler ortaya koymaktadır.

Cinsiyete dayalı önyargıların önlenmesi gereğine dikkat çeken önemli referans CEDAW Sözleşmesi’nin 5. Maddesinde yer almaktadır. Madde metni önyargıların ve cinsiyetçi geleneklerin tasfiye edilmesi hakkında, taraf devletlere aşağıdaki konularda gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü vermektedir:

  1. Her iki cinsten birinin aşağı veya üstün olduğu veya erkekler ile kadınların basmakalıp rollere sahip oldukları düşüncesine dayanan bütün önyargılar ve gelenekler ile her türlü uygulamayı tasfiye etmek amacıyla erkeklerin ve kadınların sosyal ve kültürel davranış tarzlarını değiştirmek;
  2.  Ailede verilen eğitimin, toplumsal bir işlev olarak anneliğin gerektiği şekilde anlaşılmasını ve çocuğun büyütülmesinde ve yetiştirilmesinde erkeklerin ve kadınların ortak sorumluluğunun kabul edilmesini, yani çocuğun menfaatlerinin her durumda öncelik taşıdığını de içermesini sağlamak.

Kalıpyargılarla mücadele için cinsiyetçi dil, yasa ve uygulamaların yanı sıra insanların düşünce kalıpları, adalet sistemi, medya ve eğitim alanlarındaki cinsiyetçi düşünce ve uygulamaları da dönüştürmek gerekir.  Cinsiyetle ilgili basmakalıp düşüncelerle mücadelede özel olarak kız çocukları ve kadınların eşitliğine yönelik farkındalık yaratma çalışmalarının yanı sıra cinsiyet eşitliğini anaakımlaştırma da gerekmektedir.

Bu kapsamda, kültür veya gelenek adı altında kadınlara ve kız çocuklarına yönelik zararlı uygulamaların din ve inanç özgürlüğü kapsamında görülemeyeceği anlaşılmalıdır.  Nitekim din veya inanç özgürlüğü hakkının dışavurumu sınırlanabilir bir haktır ve bazı durumlarda sınırlanması zorunlu olabilir. BM Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme 18(3) kısıtlamaya ilişkin şöyle bir düzenleme içerir:

Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir.

Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’nin 31 Sayılı ve Çocuk Hakları Komitesi’nin 18 Sayılı Zararlı Uygulamalara İlişkin Ortak Genel Tavsiye Kararı/ Genel Yorumu devletlerin kadınlara yönelik zararlı uygulamaların önlenmesine ilişkin yükümlülüklerini ele almaktadır.

Komiteler, zararlı uygulamaların; cinsiyete, toplumsal cinsiyete ve yaşa ve diğer nedenlere dayalı ayrımcılıktan dayanak aldığına ve sıklıkla bazı dezavantajlı kadın ve çocuk kesimlerine ilişkin yanlış algıların yanı sıra sosyokültürel ve dini gelenek ve değerlere başvurularak meşrulaştırıldığına dikkat çekmektedir.

Genel anlamda, zararlı uygulamalar sıklıkla şiddetin çeşitli formlarıyla veya bizzat kadınlara ve çocuklara yönelik bir ayrımcılık türü olarak karşımıza çıkmaktadır. En yaygın ve en iyi belgelenen uygulamalar ise kadın sünneti, çocuk yaşta evlilikler ve/ veya zorla evlendirme, çok eşlilik, sözde namus adına işlenen suçlar ve başlık parası şiddetidir. Bu uygulamalar, sıklıkla her iki Komite’de de ele alınmış ve bazı durumlarda yasal ve programlı yaklaşımlarla açıkça törpülenmiştir.

Bu uygulamalar, belirtilenlerle sınırlı kalmamak üzere şunlardır:

  • kız çocuklarının ihmal edilmesi (erkek çocuklarının bakım ve tedavisinin tercih edilmesine bağlı olarak),
  • beslenmeyle ilgili aşırıya kaçan kısıtlamalar (zorla yedirme, yemek tabuları, hamilelik süreci dahil),
  • bekaret testi ve ilgili uygulamalar,
  • bağlı tutma,
  • yaralama,
  • damgalama/kabilelere özgü işaretleme,
  • fiziksel cezalandırma,
  • taşlama,
  • şiddet içeren başlatma ritüelleri,
  • dulluk uygulamaları,
  • cadılık,
  • bebek katli
  • ensest
  • kadınların ve kız çocuklarının güzelleştirilmesi veya evlenebilmesi amacıyla (kilo aldırma
  • tecrit etme, dudak tabağı taktırma ve boyun halkaları taktırarak boyun uzatma
  • ya da kız çocuklarının erken yaşta hamile kalmasını önleme veya cinsel taciz ve şiddetten koruma (meme ütüleme / düzleştirme gibi) çabasıyla yapılan bedensel değişiklikleri de içermektedir.

İnsan Hakları Komitesi’nin 28 No’lu Genel Yorumu hem kadın erkek eşitliği hem de din veya inanç özgürlüğü hakkında bütünsel bir yaklaşım içermektedir.

Bu Yorum’da: “Taraf Devletler, geleneksel, tarihsel, dini veya kültürel eğilimlerin kadınların yasalar önünde eşlitliğini ve Sözleşme’deki bütün haklardan eşit ölçüde yararlanmalarını engellemeyi meşru kılacak sebepler arasında gösterilmesini engellemelidirdenmektedir.

28 No’lu Genel Yorum’da kadınların düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ayrıca ele alınmıştır. Buna göre, bu özgürlüğünün, din ve inanç değiştirme özgürlüğü de dahil olmak üzere, hem erkek hem de kadınlar için eşit ölçüde, ayrımcılık gözetilmeden, hukuken koruma altına alınması sağlanmalıdır. İHEB ve MSHS’nin 18. maddeleriyle koruma altına alınan haklar, Sözleşme’de izin verilenler dışında sınırlandırmaya tâbi tutulmamalı ve bu hakların kullanılması baba, eş, ağabey ve diğer üçüncü kişililerin iznine tâbi olmamalıdır.

Komite’ye göre kadınlara yönelik ayrımcılığın haklı gösterilmesi için sunulan gerekçelerden biri zaman zaman din veya inanç özgürlüğü hakkının kendisidir. Örneğin, din veya inanç topluluklarında kadınların kılık kıyafetine yönelik kısıtlamalar, kız öğrencilerin erkek öğrencilerle birlikte karışık sınıflarda eğitim almasına karşı çıkan ebeveynlerin çocuklarını okula göndermemesiyle eğitim hakkına yönelik kısıtlamalar, daha da ileri düzeyde kadının evliliğin sonlandırmasında medeni hukuktan doğan haklarından yararlanamaması önünde din veya inanç doktrinleri gerekçe olarak gösterilebilir. Komite’ye göre, din veya inanç özgürlüğünü koruyan 18. Maddeden doğan haklar, kadınlara karşı ayrımcılığı meşrulaştırmak için ileri sürülemez. Devletlerin Sözleşme’deki hakları hayata geçirmeleriyle ilgili olarak sundukları periyodik raporlarda düşünce, din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili olarak kadınların bu konudaki konumlarına ilişkin bilgi vermeli, kadınların bu özgürlüklerden faydalanmada ayrımcılığa karşı korunması ve ihlallerin engellenmesi için atılan adımlara değinmelidir.

Komite kadınların dini inançları gereğince giydikleri kıyafetlerle ilgili düzenlemeler kapsamında da kararlar almıştır. Kadınların kıyafetleriyle ilgili olarak, özellikle ayrımcılık yasağına (26. Madde) uyulmaması durumunda ceza öngörülmüşse (7. Madde ve 9. Madde); seyahat etme özgürlüğüyle bağlantılıysa (12. Madde); kadınların dinlerine veya kendilerini ifade özgürlüklerine aykırı şekilde giyinmeye zorlanıyorsa (18. ve 19. Maddeler); ve kadının mensup olduğunu söylediği kültürün gereklilikleriyle çatışıyorsa, 27. Madde kapsamında ihlallere yol açabilir.   

28 No’lu Genel Yorum din temelli kişisel statü yasalarıyla ilgili olarak da dikkate alınması gereken bazı ilkeler ortaya koyar. Herkesin kanun önünde kişi olarak eşit tanınma hakkına sahip olması (6. Madde) özellikle cinsiyet ve evlilik nedeniyle bu haktan mahrum kalabilecek kadınlar açısından büyük önem taşır. Buna göre kadınların mülk edinme hakkının, evlilikten doğan haklara sahip olabilmesinin ve diğer bütün medeni haklardan faydalanabilmesinin evlilik hukuku veya herhangi bir ayrımcı uygulamayla sınırlandırılmaması gerekir.

Evlilik hakkı da erkek ve kadınlar tarafından eşit bir şekilde kullanılmalıdır. Komite, özgür irade ve asgari evlenme yaşının altını çizer; kadının hiçbir etki altında kalmadan evlenme kararı alması güvence altına alınmalı; asgari evlenme yaşı belirlenirken erkek ve kadın için eşit kriterler uygulanmalıdır. Kadınların “tam ve özgür rızayla” evlenmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır; pozitif hukuk veya örf ve adet hukukunda yer alabilen ve kadının kendisi yerine evliliğe onay veren “aile büyüğü veya veli” kavramı ve tecavüz mağduru kadını dışlayan toplumlarda kadını evlenmeye rıza göstermeye zorlayan eğilimlerle mücadele edilmelidir. Yeniden evlenmeyle ilgili olarak da kadın ve erkekler için geçerli kurallar aynı olmalıdır.

Komite eşini seçme hakkıyla ilgili olarak da uyarır: Kadının farklı bir dine mensup olan veya belirli bir dine mensup olan ya da hiçbir dine mensup olmayan bir erkekle evlenmesini engelleyecek kural ve eylemler de sınırlama olarak görülecektir. Evlilik konusunda son olarak, çokeşlilik konusu ele alınır: 

Çokeşlilik kadının onuruna zarar verir. Çokeşlilik kadınlara karşı kabul edilemez bir ayrımcılıktır… çokeşlilik süregeldiği her yerde ortadan kaldırılmalıdır.

Evlilik birliğinde eşler eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir ve buna çocuğun ahlaki ve dini eğitimi de dahildir. Devletler evliliğin sonlandırılmasında da eşitlik ilkesi gözetilmesini güvence altına alma sorumluluğuna sahiptir; çocukların velayeti, nafaka, malların paylaşımı, eşit miras hakkı gibi.

Devletler çocukların korunmasına ilişkin yükümlülüklerle (24. Madde) ilgili olarak kız ve erkek çocuklar için eşit koruma sağlamak için gerekli tedbirleri almalıdır. Özellikle kız çocuklarının özgürlüğünü ve yaşamlarını tehdit eden bütün “kültürel ve dini uygulamalar” ortadan kaldırılmalıdır.

Komite “çoklu ayrımcılığı” da hatırlatır:

Kadınlara karşı ayrımcılık, genellikle ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından gözetilen ayrımcılıkla beraber değerlendirilmektedir. Taraf Devletler, kadınları özellikle etkileyen diğer alanlardaki ayrımcılığa da değinmeli ve ayrımcılığın etkilerini ortadan kaldıracak tedbirlere ilişkin bilgiler vermelidir.

Devletlerin MSHS’nin 26. Maddesiyle, herkesin yasalar önünde eşitliği ilkesinin koruma yükümlülüğü “bütün alanlarda gerek kamu otoritelerince gerekse özel kişilerce yapılan” ayrımcılığa karşı harekete geçmesini gerektirir. Yine, gelenek, kültür ve din temelli yaklaşımlardan kaynaklanabilecek namus cinayetleri, zina ve benzeri hallerde kadınlara erkeklerden daha fazla ceza verilmesini öngören yasalar Sözleşme’nin ihlali niteliğindedir.

Fotoğraf: Hale Güzin Kızılaslan / csgorselarsiv.org