Kütüphane > İnanç Özgürlüğüyle İlgili Haberler >

Devlet Hocayı da Dedeyi de astı

05.12.2011, Yeni Asya

An interview with Şenol Kaluç of the Association for Liberal thinking- sorry, no English translation available!

Hasan Hüseyin’in Liberal Düşünce Derneği’nden Şenol Kaluç ile röportajı.

Dersim tartışmalarıyla birlikte aslında altan alta Alevî-Sünnî kutuplaşması da gündeme geliyor. Yapılan katliâm karşısında hangi kesimden olursanız olun—tabiî CHP dışında— tepki vermemeniz mümkün değil. Biz de bu hafta Alevî-Bektaşî Araştırmaları Merkezi Direktörü Şenol Kaluç’la Sünnî-Alevî inancını konuştuk. Kaluç, cumhuriyetle birlikte Alevilerin köklerinden uzaklaştığını ve İslâmla arasına mesafe koymaya başladığını belirtiyor. Kaluç, tasavvufî anlamla Aleviliğin de Sünniliğin de kaynağının Kur’ân olduğunu söylüyor. Sivas katliâmı gibi olayların aslında sağ sol çatışması olduğunu ifade eden Kaluç, 28 Şubat sürecinde Alevilerin payı olduğu söylenerek yeniden toplum kışkırtılmaya çalışılıyor diyor. Bu tür oyunlara dikkat edilmesi gerektiğini belirten Kaluç, Diyanet işlerini Kemalist bir yapı olarak görüyor.
Türkiye’de Alevilik ve Sünnilik kavramının hak ettiği şekilde anıldığını düşünüyor musunuz?

Ülkemizde ciddî anlamda bir dil sorunu yaşandığını düşünüyorum, öncelikle bu sorunun aşılması gerekiyor. Birbirimizle bir şeyler paylaşırken öncelikle kelimelerin anlam dünyası üzerinde ortak zeminimizin olması gerekli. Aynı kelime ve kavramlardan siz başka, ben başka, bir başkası bambaşka bir şey anlıyorsa anlaşabilmemiz mümkün olmaz. Burada Mevlânâ Hazretlerinin üzüm yemek isteyen, ama dil probleminden dolayı anlaşamayan ve kavga eden dört kişinin hikâyesi aklıma geliyor, bizim durumumuz da biraz o hesap.
Ülkemizde de din söz konusu olduğunda bu durum daha bariz bir şekilde kendini gösteriyor. Gerek Alevilik ve gerekse Sünnilik kavramları hepimiz için aynı değil, herkes meşrebince başka bir şey anlıyor. Son dönemdeki Alevî açılımına rağmen Alevilik Türk toplumunda yeterince kavranmış bir olgu değil. İşin üzücü tarafı bu durum Sünniler için böyle olduğu kadar Aleviler içinde geçerli. Aleviler özellikle Cumhuriyet döneminde yaşadıkları dezenformasyon nedeniyle köklerinden çok uzak bir yerde durmaktadır.

Siz Alevî tanımını nasıl yaparsınız?

Hz. Ali’ye intisap eden, ona aşk ile bağlı olan demek. Bugün kendisini bunun dışında tarif eden Alevilerin olması geçmişte böyle bir Aleviliğin olduğu anlamına gelmez. Toplumdaki yanılgıyı da bu güçlendirmektedir. Bir tarafta tarihsel bir takım suçlamalar mevcut ve bugün bu suçlamaları en azından din dışı olmak noktasında onaylayan ve “ben Aleviyim” diyenlerin olması sorunu çetrefilleştirmektedir. Bu tip kimselerin aslında Alevilikle ilgileri anne veya babalarının Alevî olmasından öte değil. Daha da ilginç olanı, Alevî camiasında çok tanınan ve sevilen bazı isimler de her yerde Alevî olarak bilinmelerine rağmen aslen Sünnî kökenlidir.
Burada hatırlanması gereken diğer bir nokta da, Aleviliğin çatı bir tanımlama olduğu. Sünnî olmayan hemen hemen tüm İslâmî gruplar bu tanımlamanın içinde kendisine yer bulmuştur. Aleviler 19. yüzyıl öncesine kadar kendilerini başka isimlerle tanımlamıştır. 15. Yüzyıldan itibaren en çok kullanılan tabir Kızılbaş’dır. Daha önceleri ise Haydarî, Kalenderî, Babaî gibi isimlerle tanımladıkları gibi aşk/ışk ehli, sufi, sofi, sofi sürekleri vb. şekilde de tanımlamışlardır.

Alevilikle Sünniliği nasıl mukayese ediyorsunuz?

Sünnilik de Alevilik gibi çok geniş bir tanımlamadır. Sünnilikle kıyaslanacak ise Aleviliğin değil daha çok Şiiliğin kıyaslanması gerekir. Çünkü Alevilik tasavvufi yönü ağır basan bir ekoldür. Bu nedenle Alevilik kıyaslanacaksa kendisine benzeyen Sünnî Tasavvufî ekollerle kıyaslanması gerekir. Öz itibariyle Alevilik bazıları katılmasa da tasavvufî bir ekoldür ve kendi içinde ufak tefek farklılıklara rağmen anlam dünyasında büyük benzerlikler taşır.
Bugün Sünnî olarak bilinen pek çok tasavvufî ekol genel hatları ile bakıldığında “Alevî meşrepli tarikatlar” arasında sayılabilir. Mevlevilik, Halvetilik, Rufailik gibi Sünnî bilinen pek çok tarikat bu çerçevede ele alınabilir. Aleviliğe en uzak sayılabilecek Nakşibendilik bile bir noktada Alevî meşrepli sayılabilir. Perde arkasından Nakşibendi Şeyhlerinin Hz. Ali ile ilgili anlatımlarını dinlediğinizde kendinizi bir Alevî Dedesinin huzurunda sanabilirsiniz. Bu şekilde Alevilik ile aynıdır demek istemiyorum, sadece dikkat çekmek istediğim nokta arada çok güçlü ortak noktalar olduğudur. Tasavvufî ekollere baktığımızda yol-edep-erkân ritüellerinin birbirine çok yakın olduğu görülür. Bu gün Aleviliği anlamakta zorlanmamızın en büyük sebebi tasavvufî yaşamın unutulmasıdır. Eğer bu gelenek yasaklanmamış ve yeraltına inmek zorunda bırakılmamış olsa idi sanırım bugün yaşadığımız sorunları yaşıyor olmazdık.
Osmanlı tarihine bakacak olursak Alevilerin devletle zaman zaman ağır sorunları olmasına rağmen bu sorun hiçbir zaman Sünnî halk ile çatışmaya dönüşmemiştir. Osmanlı tarihi boyunca bir Maraş, bir Çorum yaşanmamıştır. Bunun en büyük nedeni Alevilik ile Sünnilik arasındaki geçişkenlik ve birbirlerini yakinen tanımalarıdır. Devletin tüm propagandaları halka bu nedenle tesir etmemekteydi. Bu gün ise maalesef böyle bir zihin birlikteliği yok.

Tamamına ulaşmak için tıklayın.

______________________________________________________________________________________________