Archives

Avrupa Konseyi’nden Alevi davaları kararı

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (BK) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemek için 30 Kasım-2 Aralık tarihlerinde toplandı. Toplantıda, AİHM’in Türkiye aleyhine ihlal kararı verdiği davaların icra süreci değerlendirildi. Görüşmede, cemevleri ve zorunlu din dersleriyle bağlantılı olarak, din veya inanç özgürlüğüne ilişkin ihlal tespitleri içeren AİHM davalarının uygulanmasına dair önemli kararlar da verildi. Bu davalar arasında, Zengin Grubu Davaları/Türkiye, Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye ve İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye davaları yer alıyor.

İnanç Özgürlüğü Girişimi olarak, Bakanlar Komitesi’nin Alevi davalarına ilişkin kararının bu davalarda ortaya konan din veya inanç özgürlüğü meselelerinin çözümü için atılması gereken köklü adımlarla ilgili ilerleme sağlanmadığına ve bu sorunların çok uzun zamandır sürdüğüne işaret etmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde din veya inanç özgürlüğü hakkındaki kararların uygulanmasını yakından izliyoruz. Bu izleme sürecinde, gerek zorunlu Din Kültürü Ahlak Bilgisi dersleri gerekse cemevlerinin ibadet yeri statüsü ve kamusal din hizmetlerinin eşitlik ilkesi gözetilerek sunulmaması konusunda ulusal düzeyde etkili adımlar atılmadı. AİHM’in bulguları ise Türkiye’de herkesin inanç özgürlüğünün korunması için atılması gereken önemli bulgular içeriyor. 2022 yılı Türkiye için kapsamlı bir danışma süreci ile bu sorunları çözmeye odaklanma olanağı sunuyor. Gerek sivil toplum gerekse din veya inanç toplulukları bu konuda katkı sunmaya hazır.

“Alınan tedbirler Mahkeme tarafından tespit edilen ayrımcılığı çözmek için yetersiz”

BK, 1419. toplantısında aldığı kararlarda Türkiye Hükümeti’nin şimdiye kadar aldığı tedbirlerin, AİHM tarafından tespit edilen ihlallerin çözümü ve Alevilere yönelik ayrımcılığın önüne geçilmesi açısından yetersiz olduğunun altını çizdi.

Buna göre, söz konusu davalarla ilgili BK kararları şu şekilde:

Bireysel tedbirlerle ilgili olarak BK,

  • yetkilileri, Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı davasında başvuran vakfın Eylül 2017’den bu yana aydınlatma masraflarından muaf tutulup tutulmadığı konusunda bilgi vermeye ve başvuran vakfın bu masrafları düzenli olarak geri almasına olanak tanıyan pratik çözümleri değerlendirmeye yeniden davet etti;
  • bu tedbirin ve bu davalardaki diğer bireysel tedbirlerin genel tedbirlerle bağlantılı olduğunu kaydetti.

Genel tedbirlerle ilgili olarak BK,

  • önceki kararlarına atıfta bulunarak, yerel mahkemelerin cemevlerinin aydınlatma masraflarının geri ödenmesine karar verme uygulamasının, Alevi topluluğunun Devletin dinî sübvansiyonlarından ve vergi muafiyetleri dahil diğer avantajlardan genel olarak dışlanması da dahil olmak üzere, Mahkeme tarafından tespit edilen ayrımcılığı çözmek için yetersiz olduğunu belirtti;
  • bu nedenle yetkilileri, Alevi inancına eşit davranılmasını sağlamak için daha kapsamlı önlemler almaya ve cemevlerini aydınlatma masraflarından muaf tutmak için bazı pratik çözümleri değerlendirmeye çağırdı;
  • ilk ve orta dereceli okullarda verilen zorunlu “din kültürü ve ahlak bilgisi” derslerine yönelik 2018 müfredatının Mahkeme tarafından dile getirilen tüm endişeleri gidermediğini bir kez daha kaydetti;
  • bu nedenle yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, Devletin çeşitli dinlere, mezheplere ve inançlara karşı tarafsızlık ve eşit mesafelilik yükümlülüğünü yerine getirmeye, çoğulculuk ve nesnellik ilkelerine saygı duymaya ve Sünni İslam’dan farklı bir dinî veya felsefi inancı olan ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynlerinin dinî veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan zorunlu din eğitiminden muaf olması için için uygun seçenekler sunmayı ısrarla tavsiye etti;
  • Alevi çalıştaylarında bu kararlarda vurgulanan sorunların nasıl çözüleceğine dair ulusal bir tartışma başlatıldığını hatırlatarak, yetkililere, 2010 yılında bu çalıştayların nihai raporunda uzlaşmaya varılan tavsiyelerin uygulanmasının ilerletilmesi için çağrıda bulundu;
  • bununla ilgili, yetkilileri daha fazla gecikmeden belirli yasal ve idari önlemleri gösteren somut bir takvim içeren kapsamlı bir eylem planı hazırlamaya; bu bağlamda, 10 Aralık 2010 ve 29 Haziran 2016’da kabul edilen Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun (ECRI) raporları da dahil olmak üzere ilgili Avrupa Konseyi tavsiyelerinden ilham almaya teşvik etti;
  • yetkilileri, Mahkeme’nin mevcut dava grubundaki bulgularını ele almak için yeni İnsan Hakları Eylem Planı’nın uygulanması çerçevesinde belirli çözüm odaklı tedbirler almaya şiddetle teşvik etti; bu bağlamda Avrupa Konseyi’nin destek sağlamaya hazır olduğunu ifade etti;
  • bu davalarda incelenen uzun süredir devam eden sorunlar ve şimdiye kadar kaydedilen ilerleme eksikliği göz önüne alındığında, bu davaların Mart 2023’te AİHM kararlarının icrasına dair yapılacak BK toplantısında (CM-DH) yeniden ele alınmasına karar verdi;
  • Sekretarya’ya bu toplantıda incelenmek üzere genel tedbirlerin olumlu bir değerlendirmesine olanak tanıyan kapsamlı bilgilerin bulunmaması durumunda, bir geçici karar taslağı hazırlaması talimatını verdi.

BK denetim süreci ve davalarla ilgili arkaplan

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46/4 maddesi uyarınca AİHM kararları, sözleşmeye imza atan devletleri bağlıyor. BK ise ulusal makamlar, başvuru sahipleri, STK’lar, insan hakları kurumları ve diğer ilgili taraflarca sağlanan bilgilere dayanarak bu kararların uygulanıp uygulanmadığını denetliyor. Bu denetim süreci kapsamında İnanç Özgürlüğü Girişimi olarak 12 Ekim 2021’de, din veya inanç özgürlüğüne ilişkin ihlal tespitleri içeren söz konusu AİHM kararlarının uygulanmasına dair bildirim sunmuştuk.

Zengin Grubu Davaları olarak adlandırılan Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye ve Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye kararlarında AİHM’in Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerine ilişkin önemli bulguları yer alıyor.

Kararlarda;

  • DKAB ders içeriğinin nesnel ve objektif niteliklere sahip olmadığına,
  • eğitim sisteminin ebeveynlerin çocuklarını kendi dinî veya felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme haklarına saygı gösterme konusunda yapısal sorunlar içerdiğine,
  • ve okullarda din eğitimi konusunda insan hakları standartlarıyla uyumlu bir reformun ivedilikle gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye davası ise, Yenibosna Cemevi’nin aydınlatma giderlerinin, ibadet yeri olarak tanınan diğer mekânlar açısından olduğu gibi, devlet tarafından karşılanması talebinin “Cemevleri ibadet yeri değildir” gerekçesiyle reddedilmesi ile ilgili. AİHM bu davayla ilgili verdiği kararında AİHS’nin ayrımcılık yasağını içeren 14. maddesinin, din veya inanç özgürlüğünü koruyan 9. madde ile bağlantılı olarak ihlal edildiğini tespit etmişti.

Benzer şekilde, İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye başvurusunun şikâyet konusu da İslam’ın Sünni geleneğine bağlı çoğunluğa sunulan dinî kamu hizmetinin Alevilere de sunulmasına ilişkin taleplerin reddedilmesiydi. Başvurucuların bu talepleri, Alevi dinine ilişkin hizmetlerin kamu hizmeti kapsamına alınması, Alevilerin ibadet yerlerinin ibadet yeri statüsü kazanması, Alevi din adamlarının memur olarak işe alınması ve Alevi inancını taşıyanların ibadetlerine bütçe ayrılması için özel bir hüküm çıkartılmasıydı. AİHM Büyük Daire 2016 yılında Türkiye’nin din veya inanç özgürlüğü hakkını koruyan 9. madde ve 9. maddeyle bağlantılı olarak ayrımcılığı yasaklayan 14. maddeyi ihlal ettiğine karar vermişti.

Avrupa Konseyi’ne AİHM Alevi davalarıyla ilgili bildirim sunduk

Bildirim, nitelikli izleme altındaki davalarla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının icrasına dair Türkiye Hükümeti’nin alması gereken genel tedbirlerin durumu ve bu tedbirlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile uyumluluğu hakkında bilgi sağlamayı amaçlıyor. Zengin Grubu Davaları/Türkiye, Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye ve İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye davalarının icra süreci Avrupa Konseyi BK’nin Aralık 2021’de yapacağı toplantıda ele alınacak.

Zengin Grubu Davaları olarak adlandırılan Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye ve Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye kararlarında AİHM’in Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerine ilişkin önemli bulguları yer alıyor. Kararlarda DKAB ders içeriğinin nesnel ve objektif niteliklere sahip olmadığına, eğitim sisteminin ebeveynlerin çocuklarını kendi dinî veya felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme haklarına saygı gösterme konusunda yapısal sorunlar içerdiğine ve okullarda din eğitimi konusunda insan hakları standartlarıyla uyumlu bir reformun ivedilikle gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye davası ise, Yenibosna Cemevi’nin aydınlatma giderlerinin, ibadet yeri olarak tanınan diğer mekânlar açısından olduğu gibi, devlet tarafından karşılanması talebinin “Cemevleri ibadet yeri değildir” gerekçesiyle reddedilmesi ile ilgili. AİHM bu davayla ilgili verdiği kararında AİHS’nin ayrımcılık yasağını içeren 14. maddesinin, din veya inanç özgürlüğünü koruyan 9. madde ile bağlantılı olarak ihlal edildiğini tespit etmişti.

Benzer şekilde, İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye başvurusunun şikâyet konusu da İslam’ın Sünni geleneğine bağlı çoğunluğa sunulan dinî kamu hizmetinin Alevilere de sunulmasına ilişkin taleplerin reddedilmesiydi. Başvurucuların bu talepleri, Alevi dinine ilişkin hizmetlerin kamu hizmeti kapsamına alınması, Alevilerin ibadet yerlerinin ibadet yeri statüsü kazanması, Alevi din adamlarının memur olarak işe alınması ve Alevi inancını taşıyanların ibadetlerine bütçe ayrılması için özel bir hüküm çıkartılmasıydı. AİHM Büyük Daire 2016 yılında Türkiye’nin din veya inanç özgürlüğü hakkını koruyan 9. madde ve 9. maddeyle bağlantılı olarak ayrımcılığı yasaklayan 14. maddeyi ihlal ettiğine karar vermişti.

BK’nin Alevi davalarına ilişkin son görüşmesi Aralık 2019’da yapıldı. Bu görüşmede, yetkililerin belirli yasal ve idari önlemleri gösteren somut bir takvim içeren kapsamlı bir eylem planı hazırlamaya şiddetle teşvik ettiği ve bu kararlardan ilkinin kesinleşmesinden itibaren geçen süreyi göz önünde bulundurarak, 1 Haziran 2020’ye kadar BK’ye sunulması gerektiğine dair bir karar kabul edildi.

Son olarak, Ekim 2021’de Türkiye Hükümeti BK’ye Alevi davalarına ilişkin bir Eylem Planı iletti. Bu Eylem Planı’nda:

  • Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye davasıyla ilgili olarak, Alevi derneklerinin elektrik faturalarına itirazını kabul eden birkaç yerel mahkeme kararına atıfta bulunuluyor. Bunun yanında, aydınlatma ücretinin her cemevi tarafından talep edilip edilmediğinin tahmin edilemeyeceği ve elektrik giderlerinin yüzde kaçının ibadet hizmetleri için kullanıldığının tespiti için bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği belirtiliyor. Bu giderlerin karşılanması için dernek yetkilileri tarafından hukuk yoluna gidilmesinin, yüksek yargı mercileri tarafından oluşturulan içtihatların AİHM kararına uygunluğu da dikkate alındığında, yeterli bir tedbir teşkil edeceği aktarılıyor.
  • Zengin Grubu Davaları’yla ilgili olarak yetkililer, muafiyetin kapsamını genişletmek yerine DKAB ders içeriğinin revize edilmesinin uygun olacağını ve halihazırda uygulanmakta olan zorunlu DKAB derslerinin yeni müfredatının ve bu derslerin amacının çoğulculuk ve nesnellik ilkeleriyle uyumlu olduğunu belirtiyor.
  • İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye davasıyla ilgili olarak ise alınan veya planlanan herhangi bir özel önlem yer almıyor.

Ancak hem BK’ye iletilen Eylem Planı hem de Mart 2021’de açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı benzer ihlallerin meydana gelmesini önlemek için herhangi bir somut önlemden bahsetmiyor. Ayrıca, bugüne kadar yetkililer, alınacak herhangi bir özel ve ilgili tedbiri de kamuya açıklamadı.

Bu bilgiler ışığında, davalarla ilgili olarak bildirimde aşağıdaki noktalara dikkat çekildi:

  • Zengin Grubu Davaları kapsamında, ‘Türkiye’de Zorunlu Din Eğitimi: Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersi ve Kitapları Hakkında İnsan Hakları Temelli Bir Değerlendirme’ raporunun DKAB ders kitaplarının içerikleri ve DKAB dersi muafiyetine dair bulguları Bakanlar Komitesi’ne aktarıldı.
  • İnceleme DKAB kitaplarının, AİHM tarafından ortaya konan genel tedbirler ve Toledo Kılavuz İlkeleri’yle uyumsuzluğunu ortaya koyuyor. Bulgular, zorunlu DKAB dersinin güncel eğitim materyallerinin dinler hakkında objektif bir bilgilendirme içermediğini ve din eğitimi niteliğinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, uluslararası insan hakları hukukuna göre ders zorunlu olamaz, olacaksa da ayrımcı olmayan bir muafiyet sistemi acilen tesis edilmeli.
  • AİHM’in Zengin grubu hakkındaki kararlarının uygulanmaması sonucunda potansiyel olarak binlerce öğrenci ve ebeveynin haklarının kesişim noktasında, eğitim bağlamında (AİHS 1 Sayılı Protokolü 2. Madde) din veya inanç özgürlüğü (Madde 9) hala ihlal ediliyor.
  • Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı davasıyla ilgili, Hükümet tarafından bugüne kadar etkili herhangi bir yasal veya idari önlem alınmadığı aktarılıyor. Hükümet’in dile getirdiği mahkeme kararları önemli olmakla birlikte, tüm mahkemelerin izlemesi gereken bir emsal oluşturmuyor. Bu kararlar, söz konusu davalara taraf olanlar dışındaki cemevlerinin davaları için bağlayıcı değil ve her cemevinin elektrik faturası muafiyetinden yararlanabilmesi için ayrıca yargı yoluna başvurması gerekiyor. Ancak bu maliyetli, meşakkatli ve uzun bir süreç ve her cemevi bu yolu izleyecek insan ve mali kaynaklara sahip olmayabilir.
  • Birkaç lehte karara rağmen, Hükümet hala ayrımcı olmayan, açık, öngörülebilir ve hizmetlerden eşit bir şekilde faydalanabilmek için ibadet yerlerinin kolayca erişebileceği bir süreç tesis etmedi.
  • Hükümet, İzzettin Doğan ve Diğerleri kararı içinse henüz herhangi bir özel tedbir almadı ve Alevilik de dahil olmak üzere, birçok din veya inancın pratiğine ilişkin önemli kısıtlamalar yürürlükte kalmaya devam ediyor. Ekim 2021’de sunulan Eylem Planı, benzer ihlallerin yaşanmasını önlemek için planlanan özel bir önlem içermiyor.

Sonuç olarak, Alevi davalarına ilişkin AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye’de çocuklar da dahil olmak üzere milyonlarca Alevi’nin din veya inanç özgürlüğü hakkı üzerinde olumsuz bir etki yaratmaya devam ediyor. Alevilerin tanınmaması, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine yönlendirilen vergilerin ödenmesine rağmen kamusal din hizmetlerinden yararlanamaması, cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınmaması nedeniyle ayrıcalıklardan faydalanamaması, Alevi ebeveynlerin çocuklarını dinî görüşleri doğrultusunda yetiştirememesi nedeniyle düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına müdahale ediliyor.

Bu doğrultuda bildirimde Bakanlar Komitesi’nin Türkiye hükümetinden aşağıdaki taleplerde bulunması tavsiye edildi:

Zengin Grubu davalarıyla ilgili;

  • kararların uygulanmasına ilişkin herhangi bir çalışma hakkında BK’yi bilgilendirmek,
  • özellikle ders kitapları ve muafiyet kuralları alanlarındaki mevcut düzenlemelerdeki eksiklikleri gidermek suretiyle, gecikmeksizin Türkiye eğitim sistemini ve iç mevzuatı Sözleşme’ye uygun hale getirmek,
  • ayrımcı olmayan muafiyet mekanizmasının ivedilikle uygulanmasına yönelik adımlar atmak,
  • veliler tarafından yapılan muafiyet başvuruları ile muafiyet taleplerinin reddine ilişkin alınan birinci derece ve yerel yüksek mahkeme kararlarına ilişkin verileri sağlamak,
  • bu değişikliklere yönelik planları ortaya koyarak yeni bir Eylem Planı hazırlamak.

Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı davasıyla ilgili;

  • ibadet yeri statüsünün kazanılması ve bunun sonucunda sağlanan faydalarla ilgili yasal ve idari değişikliklerle, cemevi derneklerinin kararlara veya aydınlatma ücretlerinin ödenmesine itiraz etmek için yasal yollara başvurmalarını gerektirmeyen, ayrımcı olmayan bir süreci hayata geçirmek,
  • bu kararın uygulanmasına ilişkin planlanan veya atılmakta olan somut adımların durumunu kamuoyuna açıklamak,
  • ibadet yeri statüsünün sağlanması için en iyi prosedürü ve bu statünün sağladığı faydaları belirlemek için kapsayıcı ve açık bir danışma süreci yürütmek,
  • yerel mahkeme kararlarının uygulanması hakkında bilgi sağlamak,
  • bu değişiklikleri hayata geçirmek için planlar ortaya koyan yeni bir Eylem Planı hazırlamak.

İzzettin Doğan ve Diğerleri davasıyla ilgili;

  • kararın gündeme getirdiği din veya inanç özgürlüğü konularını ele almak için ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla kapsayıcı ve kamuya açık bir danışma süreci başlatmak,
  • AİHS’nin 9. ve 11. maddeleri ve Din veya İnanç Topluluklarının Tüzel Kişiliği Hakkında AGİT/VK ortak yönergesi uyarınca, din veya inanç topluluklarının tüzel kişilik kazanmalarını sağlayacak yasa tasarılarını kabul etmek,
  • dinî kamu hizmetlerinde ve kamu fonlarının tahsisinde eşitlik ve tarafsızlığın gözetilmesini sağlamak,
  • dinî unvanların kullanımına ilişkin sınırlamaların kaldırılması ve cemevlerinin statüsünün tanınması da dahil olmak üzere, Alevi topluluğunun din veya inanç özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları çözmek için önlemler almak,
  • bu değişiklikleri gerçekleştirmeye yönelik planları ortaya koyan yeni bir Eylem Planı sunmak.

Bildirime ulaşmak için lütfen tıklayın.

Din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet danışma toplantısı düzenlendi

Danışma toplantısı, bu iki hak alanındaki kopukluğu gidermeye katkıda bulunmak ve bu alanlar arasındaki yarışan menfaatlerle olası sinerji alanlarını tespit etmek için ilerleyen dönemde yapılacak faaliyetlere bir temel oluşturmayı amaçlıyor.

DİSA’dan Kadriye Aysel Fidan’ın kolaylaştırıcılığını üstlendiği etkinlik, psikolojik danışman, sosyal hizmet uzmanı, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, sivil toplum çalışanı, LGBTİ hakları aktivisti gibi farklı arka plana sahip, Diyarbakır, Mardin, Elazığ ve Malatya’dan yedi katılımcının katkılarıyla yapıldı. Toplantıda, bireysel olarak din veya inancı pratik veya ifade etme konusunda kadınların ve LGBTİ’lerin karşılaştıkları güçlükler ve engeller konuşuldu. Ayrıca, dinî toplumsal normların ve İslam hukukuna dair çeşitli yorumların, kadınlar ve LGBTİ’lerin haklarını nasıl ihlal edebildiğine dair bir tartışma yürütüldü.

Son olarak, kesişen bu iki hak alanının birbirleri için nasıl güçlendirici etkileri olabileceği ve alandaki sorunlara dair çözüm önerileri konuşuldu. Toplantıda sunulan bazı çözüm önerileri ve çalışma alanları:

  • Yasaların ve uygulamaların, Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları sözleşmeleriyle uyumlu hale getirilmesi;
  • kadınları ve LGBTİ’leri güçlendirici faaliyetler;
  • dinlere ve inançlara yönelik farklı görüşlerin ifade özgürlüğü kapsamında korunması ve desteklenmesi;
  • toplumsal dönüşüm için dine dair farklı yorumların görünür olması ve tartışılması;
  • güçlendirilmiş ve desteklenen bir diyalog ortamı;
  • sivil toplumun erişim alanını ve paydaşlarını çeşitlendirmesi;
  • inanç özgürlüğü ve cinsiyet eşitliğine dair farkındalık çalışmaları;
  • yerel inisiyatiflerin ve hareketlerin desteklenmesi;
  • dayanışma pratiklerinin artırılması;
  • farklı inançlardan kadınların ve LGBTİ’lerin diyaloğunun güçlenmesi ve bir arada mücadele stratejileri geliştirmeleri;
  • farklı hak alanlarında kesişimsel mücadele yürütmek.

İnanç Özgürlüğü Girişimi, ilerleyen dönemdeki çalışmalarında din ve inanç özgürlüğünün cinsiyet boyutuna, bu hakkın cinsiyet eşitliği kesişimindeki meselelerine ve kadınlarla LGBTİ’lerin bu alanlarındaki deneyimlerine daha fazla yermeyi hedefliyor. Bunun yanında, özellikle Türkiye’de bu iki alana dair çalışmalar son derece sınırlı olduğu için bu alana katkı sunmak amacıyla çeşitli webinarlar, arama ve danışma toplantıları, çalıştaylar, konferans gibi etkinlikler planlanıyor.

Din veya İnanç temelli nefret suçları İçin TBMM’ye araştırma önergesi sunuldu

İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporunun işaret ettikleri ışığında, HDP TBMM’ye bir araştırma önergesi sundu. Önergede, Türkiye’de Alevilerin maruz kaldığı nefret söylemleri ve nefret suçlarına karşı önlemlerin alınması, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve faillere uygulanan cezasızlık politikalarının ortadan kaldırılması için meclis araştırması açılması teklif ediliyor.

GEREKÇE

“Türkiye’de ayrımcılık, nefret söylemi ve buna bağlı olarak nefret suçları giderek daha çok artmaktadır. Medya organlarında ve iktidar yetkilileri tarafından kimi zaman farklı etnik ve dini gruplara, kadınlara, LGBTİ bireylere, mültecilere, yabancı uyruklu kişilere ve diğer pek çok kesime yönelik önyargılı, aşağılayıcı ve ayrımcı söylemlerin kullanılması zaman zaman bu kesimleri hedef haline getirmekte ve saldırılara maruz bırakmaktadır. Söz konusu ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı nefret söylemleri ve suçlarının çoğu kez cezasız bırakılması ise bu suçların giderek daha da yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

Bir insan hakları ihlali olarak ayrımcılık suçu, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’nin aldığı kararlarda yasaklanmış olmakla birlikte taraf olan her devlete, ayrımcılığın ve ırkçılığın önlenmesi için gerekli yasal ve idari bütün tedbirleri alma yükümlülüğü getirilmiştir.

İnançları nedeniyle Türkiye’de ayrımcılığa, nefret söylemine ve nefret suçlarına en çok maruz kalan toplumlardan biri olan Alevi toplumu ibadethanelerine saldırılar, evlerinin işaretlenmesi ve tehdit içeren yazıların yazılması gibi pek çok saldırıya ve nefret s6ylemine maruz kalmaktadır.

İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından din veya inanç temelli nefret suçlarının önlenmesi ve nefret suçlarıyla ilgili cezasızlık politikalarının önüne geçebilmek amacıyla hazırlanan “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporuna göre Ocak-Aralık 2020 tarihleri arasında din veya inançla bağlantılı islenmiş 14 nefret suçu veya olayı tespit edilmiştir. Bunlardan 8’i Alevilere yönelik gerçekleştirilmiştir. Rapora göre;

3 Ocak 2020’de Malatya’nın Akçadağ ilçesinde Alevilere ait beş evin kapısına ve duvarlarına “Aleviler gitsin, Türkiye Müslümandır” gibi ifadeler yazıldı ve “X” işareti çizildi. 19 Ocak 2020°de İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi’ne giren kişiler tarafından kapı ve camlar kırıldı, zemine “Bitmedi”, “Öl” gibi tehdit içerikli yazılar yazıldı. 28 Ocak 2020’de İstanbul’un Pendik ilçesinde Alevilerin yaşadığı bazı evlerin kapılarına çarpı işareti çizildi. 5 Mart 2020’de wushu sporcusu Sadik Pehlivan’ın, Alevi olduğu ve namaz kılmadığı gerekçesiyle Wushu Federasyonu Başkanvekili Abdurrahman Akyüz tarafından milli takıma alınmadığı belirtildi. 3 Temmuz 2020’de Nazimiye ilçesinde bulunan ve bölge halkı için kutsal sayılan Düzgün Baba Ziyaretgâhı’nda, kayalığa “Üç hilal” ve “MHP” yazılaması yapıldı. 17 Ekim 2020’de İstanbul’un Pendik ilçesinde bir apartman duvarına “Alevilere ölüm” yazıldı ve çarpı işareti konuldu. 23 Kasım 2020’de bir belediye çalışanı, Cemevine gittiği için Maltepe Belediyesi yetkilileri tarafından “Cemevine niye gittin, ne işin var orada, bir daha gidersen isten atılırsın” denilerek isten atılmakla tehdit edildi. 19 Aralık 2020’de İzmir’in Menemen ilçesinde yaşayan Alevi bir ailenin kapısına çarpı işareti konuldu.

Anayasa’nın 10’uncu Maddesi herkesin dil, irk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir.

Benzer şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 3’nci Maddesi de adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini koruma altına almaktadır. Ancak tüm bu yasal düzenlemelerin hayata geçirilmemesi, nefret saikiyle işlenmiş suçların suç kapsamında cezalandırılmaması nedeniyle benzer suçlar artarak devam etmektedir.

Bu nedenle Türkiye’de Alevilerin maruz kaldığı nefret söylemleri ve nefret suçlarına karşı önlemlerin alınması, faillere uygulanan cezasızlık politikalarının ortadan kaldırılması ve söz konusu söylem ve suçlara karşı gerekli hukuksal düzenlemelerin yapılması amacıyla bir Araştırma Komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederim.

Araştırma önergesine ulaşmak için lütfen tıklayın.

“SKA’lar bağlamında din veya İnanç özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği” webinarı yayında!

Moderatörlüğünü Prof. Dr. Serpil Sancar’ın üstlendiği webinara, Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Dr. Marie Juul Petersen ve Eğitim Reformu Girişimi Direktörü Işık Tüzün konuşmacı olarak katıldı.

Webinarda Dr. Marie Juul Petersen, 2019’da yazdığıSürdürülebilir Kalkınma Amaçları Bağlamında Din veya İnanç Özgürlüğü ile Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi: Adalete Erişim, Eğitim ve Sağlık Odaklı Bir Bakış’ raporunun öne çıkan noktalarına değindi. Rapor, sürdürülebilir kalkınma amaçları (SKA’lar) bağlamında, din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiye dikkat çekmeyi amaçlıyor. Raporda, sağlık, eğitim ve adalete erişim alanlarında sıklıkla karşılaşılan zorluklardan bazıları tespit ediliyor ve bu engellerin aşılması için öneriler sunuluyor.

Petersen, genel olarak bu iki insan hakkının sıklıkla birbiriyle çeliştiğine dair bir algının olduğuna ve bir hakkın diğerine erişilmesi önünde içkin bir engel olarak görüldüğüne dikkat çekti. Ancak, ikisi arasındaki bir çatışmaya ilişkin bu (yanlış) algının, çoğu zaman din veya inanç özgürlüğünün, dini, ve genellikle de muhafazakar, ataerkil dini, koruyan bir hak olarak anlaşılması olduğunun altını çizdi.

Bunun yanında Petersen, insan hakları perspektifinden bakıldığında, din veya inanç özgürlüğünün muhafazakar veya ataerkil dinî gelenek ve değerlerin korunmasıyla ilgili olmadığını vurguladı. İnanç özgürlüğünün, kadın hakları veya toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili diğer hakların ihlalini meşrulaştırmak için kullanılamayacağını belirtti. Bir dine veya inanca sahip olma (veya olmama) hakkı hiçbir zaman sınırlandırılamazken, bir dini veya inancı açıklama ve pratik etme hakkı çok özel durumlarda sınırlandırılabilir: Örneğin bazı uygulamalar başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal ettiğinde. Bu nedenle din veya inanç özgürlüğünün, cinsiyet eşitliği ve ayrımcılık karşıtı mücadelelerde bireyleri güçlendirmek için bir araç olabileceğinin de altını çizdi.

Petersen, LGBTİ’lerin, kadınların, kız çocuklarının ve dinî azınlıkların ayrımcılık açısından karşılaştıkları zorlukların genellikle benzer ve din veya inanç özgürlüğüne dair yoğun kısıtlamalara sahip ülkelerin genellikle aynı zamanda yüksek düzeyde cinsiyet ayrımcılığına sahip ülkeler olduğunu aktardı. İnanca dayalı ayrımcılığın da cinsiyete dayalı belli sonuçları var ve cinsiyete dayalı ayrımcılık, başka ayrımcılık biçimleriyle birleşerek dinî azınlıklar için katmanlı sonuçlar doğuruyor. Bu nedenle, Petersen bu bağlamda daha fazla araştırma ve analiz yaparak konuya dair kaynak yaratılmasının teşvik edilmesi gerektiğini dile getirdi.

Petersen, raporda hem genel olarak hem de analiz edilen belirli tematik alanlarla ilgili olarak, din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliğine daha kapsamlı bir yaklaşım için bir dizi tavsiye ve somut fikir sunduklarından da bahsetti. Ayrıca, din veya inanç özgürlüğü ve cinsiyet eşitliğini teşvik etme çabalarında dine ve dinî aktörlere yönelik incelikli ve kapsayıcı bir yaklaşıma duyulan ihtiyacı vurguladı.

Işık Tüzün, raporun din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği ve 4 numaralı SKA, yani eğitim hakkı, konularında örtüşen başlıklarına değinerek Türkiye bağlamında kamu eğitim sisteminin zorluklarını tartıştı. Tüzün, raporun merkezinde yer alan iki insan hakkı alanının da Türkiye’de kutuplaşmanın izlerini yansıtan alanlar olduğundan bahsetti. Devletin inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarıyla da derinleşen bu köklü kutuplaşmanın, raporda vurgulanan bir araya gelme ve diyalog ile iş birliği ortamını sürdürmenin önünde engel teşkil ettiğini dile getirdi. Buna ek olarak, Türkiye’de özellikle dinî azınlıklara ve LGBTİ’lere yönelik artan nefret söyleminin bu gruplara mensup bireylerin haklarının korunmasında bazı zorluklara neden olduğunu aktardı.

Tüzün, deneyimleri, talepleri ve hakları görünmez olanların ve en az duyulanların çoğu zaman çocuklar olduğuna özellikle dikkat çekti. Oysa, çocukların katılım hakkı kendilerini etkileyen tüm konulardaki görüşlerinin dikkate alınması gerektiği anlamına geliyor. Özellikle çocukların din veya inanç özgürlüğü hakkı daha çok ebeveyn hakları ekseninde tartışılıyor ve Tüzün bu yaklaşımın sorgulanması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, okul ortamı ile otoriter ve hiyerarşik ilişkilerin, kız çocukları, LGBTİ çocuklar, dinî azınlık veya herhangi bir inanca mensup olmayan çocuklar için zorlukları artırabileceği için raporun analizlerinin çocuk haklarına odaklanan ek bir çalışmayla ileriye taşınabileceğinden bahsetti.

Tüzün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve müfredatla ilgili birçok revizyona rağmen, zorunlu din dersinin ağırlıklı olarak din öğretimi olarak kaldığını, bazı din ve inançlara ilişkin nesnel olmayan unsurlar içerdiğini belirtti. İnançlar açısından önemli bir çeşitliliğe sahip bir toplumda, bu ders Sünni İslam’ı temel alıyor ve diğer dinler ve inançlar İslami bakış açısıyla sunuluyor. Bunun yanında Tüzün, ayrımcı olmayan bir muafiyet mekanizmasının olmamasının da ayrıca önemli bir sorun teşkil ettiğine dikkat çekti.

Tüzün, Türkiye’deki müfredatın evrensel değerlere yeterince odaklanmamasının, ders kitaplarında cinsiyetçi referanslar içeren ulusal değerlere yer verilmesine ve toplumsal cinsiyet konularına ve eşitliğe yeterli düzeyde önem verilmemesine neden olduğunu belirtti. Bu nedenlerle Tüzün, Türkiye’nin din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine bir tartışma yürütmesinin, bu tartışmayı gençlere ve onların bakış açılarına açmasının ve eğitim sistemini bu iki hakka saygı gösteren yenilenmiş bir müfredatla güçlendirmenin öneminden bahsetti. Bunun yanında müfredatın ve eğitim sisteminin diğer tüm hak ve hak sahiplerini de dikkate alarak başka ayrımcılık biçimlerini irdelemesinin de çok kritik olduğuna değindi. Ayrıca, toplumda farklı inanç gruplarının da farklı ihtiyaçları olduğunu ve bu farklı ihtiyaçlara eğitim sektöründe daha etkili bir şekilde odaklanılması gerektiğini belirtti.

Dinî kamu hizmetlerinin sunulmasında eşitlik: AİHM Doğan ve Diğerleri / Türkiye Kararı

14 Ağustos 2021 tarihinde İstanbul’un Pendik ilçesinde bir cemevine zarar verilmesi ile ilgili olarak İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan 15 Ağustos 2021 tarihli bir basın açıklaması yayımlandı[1]. Bu açıklamada cemevi yetkililerinin de eylemin art niyetli olmadığı anlaşıldığından şikayetçi olmadıklarına vurgu yapılmış ve eylem şikayete tabi bir suç tipi olan mala zarar verme suçu üzerinden değerlendirilmişti. Somut olaydaki cemevine zarar verilmesi eyleminin, savcılık makamı tarafından varılacak sonuçtan bağımsız olarak, ibadethane yerine mala zarar verme suçu kapsamında değerlendirilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Doğan ve diğerleri v. Türkiye davasının (no. 62649/10) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde bekleyen icrası ile ilgili de sorunları yeniden gündeme getirdi.

Doğan ve diğerleri başvurusu Alevi yurttaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılmasına ilişkin. Başvuru, AİHM 2. Dairesi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 30. maddesi uyarınca Büyük Daire lehine el çekmesi üzerine 26 Nisan 2016 tarihinde Büyük Daire tarafından karara bağlandı. Büyük Daire oyçokluğu ile AİHS’in din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesinin ve ayrıca yine bu maddeyle bağlantılı olarak ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddenin ihlal edildiğine karar verdi.[2] Büyük Dairenin bu ihlal kararı 5 yılı aşkın süredir Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde icra edilmeyi bekliyor.

AİHM’nin Doğan ve Diğerleri kararında, Alevi inancına sahip başvurucuların devlet makamları tarafından İslam dini bağlamında Sünni inanca sahip bireylere sağlanan imkanlar ile eşit muamele görme talebinin devlet makamları tarafından reddinin iki açıdan değerlendirildiği görülüyor. İlki, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında yapılan değerlendirme, diğeri ise ayrımcılık yasağı bağlantılı olarak yapılan tespitler.

AİHS kapsamında ayrımcılık yasağı, Sözleşme’de teminat atına alınmış savunulabilir bir hak ile birlikte ileri sürülebilir. AİHS’nin 14. maddesi kapsamında “Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”

Doğan ve diğerleri başvurusunun kapsamı

Başvurucular, Doğan ve Diğerleri davasında Alevi inancına sahip bireylerin ibadetlerini yerine getirmesine bağlı hizmetlerin bir kamu hizmeti olarak görülmesini, din görevlilerinin memur olarak istihdam edilmesi gerektiğini ve Alevi ibadetlerinin yerine getirilmesi için özel bir bütçe öngörülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi.[3] Devlet makamları tarafından bu talebin özetle Alevi inancının ayrı bir din veya inanç olarak görülmemesine dayandırıldığı görülüyor.

Türkiye’de dinî hizmet Sünni İslam anlamında bir kamu hizmeti olarak düzenleniyor. Diğer bir ifadeyle kamu kaynağı bu çerçevede aktarılıyor. Ancak diğer inançlara da eşitlik temelinde kamu hizmeti sağlanmasının yasal bir çerçevesi bulunmuyor. Nitekim, Doğan ve Diğerleri kararında üzerinde durulan en önemli nokta da bu konuda hukuki düzenlemenin eksikliği. Bu çerçevede, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında devletin hukuki çerçevede statü tanıma ve kamu hizmetinin sağlanmasında ayrımcılık yapmaması AİHM’nin incelemesi kapsamında görüldü.

AİHM, Doğan ve Diğerleri kararında, başvurucuların talebinin reddinin devlet makamlarının din karşısında yansızlık ve tarafsızlık yükümlülüğünü ihlalini teşkil ettiğinden hareket etti. Bu başvuru kapsamında, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması başta olmak üzere, İslam dininin Sünni inancı dışındaki dinî inançlara ilişkin hukuki çerçevenin bulunmaması değerlendirildi. Hukuki bir çerçevede tanınmamış olan dinî inançlar açısından ibadethane inşa etme, bağış veya para yardımları toplama ve mahkemeye başvurma gibi imkânlara ilişkin hukuki, yapısal ve mali birçok soruna yol açıyor.[4] Dolayısıyla hukuki bir çerçevenin söz konusu olmaması ve uygulamanın devlet makamlarının keyfiyetine bırakılmış olması devletin bu konudaki takdir yetkisinin dışına çıktığını gösteriyor. Her ne kadar Alevi inancı Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamında koruma altında olsa da, uygulamada da teorik değil etkin bir koruma sağlanması gerekiyor. Mahkeme’ye göre, “devletlere, ‘ibadet’ veya ‘din’ kavramına, bir dini geleneksel ve azınlıkçı bir şekilde hukuki bir korumadan yoksun bırakacak kadar aşırı kısıtlayıcı bir tanım vermelerine izin verilmesi durumunda, Sözleşme’nin 9. maddesiyle korunan hak, son derece teorik ve farazi kalacaktır. Bu türden kısıtlayıcı tanımlar, din özgürlüğünün kullanımına doğrudan etki etmektedirler ve bir ibadetin dini niteliği inkâr edildiğinde, bu hakkın kullanımı noktasında kısıtlayıcı olabilirler. Her hâlükârda bu tanımlar dinin geleneksel olmayan şekilleri aleyhinde yorumlanamaz”.[5] Nitekim bu başvurudaki temel iddia, vatandaşlara sağlanan din hizmetinin münhasıran Sünni İslam anlayışına dayanması ve bu çerçevede Alevi inancının da eşit şekilde din hizmetlerinden yararlanmasının sağlanması talebiydi.

AİHM, bu talebin reddi gerekçesinde devlet makamlarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından benimsenen Müslüman din anlayışına dayanılmasını başvuranların din ve vicdan özgürlüğü kapsamında korunan haklarına müdahale olarak gördü. Devlet makamlarının bu müdahaleyi meşru kılmak için dayandığı gerekçeler ise demokratik bir toplumda uygun ve yeterli olarak kabul edilmedi.[6] Alevi cemaatinin din ve vicdan özgürlüğünü etkin şekilde kullanmak üzere gereksinim ve taleplerinin İslam dininin Sünni mezhebine sağlanan kamu hizmetinin dışında tutulmuş olduğu görülüyor. Dolayısıyla da Mahkeme Alevi inancına sahip başvuranların muamele farklılığına maruz bırakıldıklarını açıklamaya yeter objektif ve makul gerekçe ortaya konulamadığını tespit etti.

Doğan ve Diğerleri kararı, AİHM’nin Alevi inanca sahip başvurucularla ilgili vermiş olduğu ilk karar değil. AİHM, 2014 yılında Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı v. Türkiye davasında da cemevlerinin elektrik faturasından muafiyet sağlanması talebinin reddi ile ilgili olarak da AİHS’nin 9. maddesi bağlantılı olarak 14. maddenin ihlaline karar vermişti.[7]

Öte yandan, din kültürü ahlak bilgisi dersi kapsamında eğitim müfredatının yeniden düzenlenmesi ve muafiyet tanınması ile ilgili olarak da Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye davasında verdiği eğitim hakkı açısından verdiği ihlal kararını 2014 yılında karara bağladığı Mansur Yalçın ve diğerleri v. Türkiye davasında tekrar etmişti.[8] Hasan ve Eylem Zengin kararının özü din ve inanç özgürlüğü ile değil Sünni mezhebe ait müfredatın Alevi inanca sahip çocuklara da uygulanması ve muafiyet seçeneğinin bulunmaması ile Alevi çocukların Alevi inancına göre eğitim görmemesi ile bağlantılı. Ailesi Alevi inancına sahip bir devlet okulu öğrencisinin zorunlu din ve ahlak derslerinden muaf tutulması talebinin reddedilmesi eğitim hakkının ihlali olarak karara bağlanmıştı.[9]

Hasan ve Eylem Zengin ve onu takip eden Mansur Yalçın ve Diğerleri kararından bugüne Hükümet’in Bakanlar Komitesi’ne sunduğu görüşlerden de görüldüğü üzere müfredatta bir kısım değişiklikler yapılmakta. Bununla birlikte, Doğan ve Diğerleri davasının kapsamı ve içerdiği tespitler bağlamında bu davalardan farklı olduğunu ve din ve vicdan özgürlüğü ve devletin ayrımcılık yapmama yükümlülüğü bağlamında önemli tespitleri ortaya koyduğunu belirtmek gerekir. Bununla birlikte kararın icrası ile ilgili herhangi bir gelişme olmadığı gözlemleniyor. Özellikle belirtmek gerekir ki, Büyük Daire kararında 300 kişinin katıldığı ve en son 2010 yılında geniş bir katılımla gerçekleştirilen çalıştayın nihai metnine geniş yer verilmişti. Ancak bu çalıştay nihai metninde ortaya konulan konsensüsün hukuki bir çerçeveye yansıtılmadığını ve İnsan Hakları Eylem Planı’nda da bununla bilgili bir irade yansıması bulunmadığını söylemek gerekli.

AİHM kararlarının icrasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Hasan ve Eylem Zengin, Mansur Yalçın ve Diğerleri ve Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Vakfı kararlarını da kapsayan Doğan ve Diğerleri karar gruplarını standart incelemeden genişletilmiş incelemeye geçirdi. Aralık 2019 tarihli bu kararı gündeme aldığı son toplantısında ise, 2010 tarihli çalıştayın nihai konsensüs metnindeki tavsiyeler ışığında, AİHM kararının yerine getirilmesi ile ilgili yasal ve idari mevzuat düzenlemeleri için bir ajanda belirlenmesini ve Bakanlar Komitesi’ne iletilmesini istendi.[10] Bakanlar Komitesi dinî grupların özellikle de Alevi inanca sahip bireylerin din ve vicdan özgürlüklerini etkin şekilde kullanabilmesine yönelik gereksinimlerinin hukuken tanınmasında yasal bir boşluk bulunduğuna vurgu yapıyor. Bu konuda bir hukuki çerçevenin bulunmaması Alevi yurttaşların taleplerinin hukuki zeminde değil, devlet makamlarının keyfi uygulamalarına bırakılmış olduğuna işaret ediyor. Bu durumda da din ve vicdan özgürlüğünün etkin kullanılmasından bahsedilemez. Hukuki tanımlamanın devlet tarafından yapılmamış olması ve uygulamadaki aktörlerin takdirlerine bırakılması, Devletin Alevi inancına karşı tarafsızlık ve yansız davranma yükümlülüğünü ihlal ediyor.[9] Bu durum AİHM içtihadı kapsamında ortaya konan devletin dinî inançlara karşı tarafsız ve nötr olması ilkesi ile bağdaşmadığı gibi, dini grupların özerk olmadığını da gösteriyor.[11]

AİHM’nin devletin dinî topluluklarla ilişkilerine dair davalarla ilgili olarak benimsediği yaklaşıma baktığımızda, devlet ile dinler arasındaki ilişkilere dair meselelerin söz konusu olduğu durumlarda, Avrupa’da devlet ile dinî topluluklar arasındaki ilişkileri düzenleyen tek bir model mevcut değil. Dolayısıyla da yerel politika belirleyicilerin rolüne özel ağırlık verilmesi gerektiği gözlemleniyor. Devletler, çeşitli dinî topluluklar ile iş birliği biçimlerini seçerken belirli bir takdir payına sahiptir. Aynı durum, belirli bir alandaki kamu hizmetlerinin düzenlenmesi konusunda da geçerli.[12]

Yasal düzenleme boşluğu ve ayrımcılık yasağı

Mahkeme’ye göre, devlet ile çoğunluğun mensup olduğu din arasındaki ilişkinin bağlama göre çeşitli biçimlerde olabileceği gözlemleniyor. Yunanistan ya da Norveç örneğinde olduğu gibi, bir devletin dini olabilir ya da laiklik ilkesini benimseyebilir. Bu tercihlerin Sözleşme ile uyumlu olduğu tespit edilmiş ve devletin takdir yetkisi olduğu kabul edilmiştir.  Diğer taraftan bir devlet bir dine özel statü de tanıyabilir. Ancak devlet, örneğin İslam dini açısından özel bir statü tanıyorsa, diğer dinî gruplara da, ayrımcılık yasağını gözeterek, en azından statü tanınması konusunda hukuki bir çerçeve oluşturmak zorunda. AİHM, tercih edilen sistem ne olursa olsun, Sözleşme’nin 9. maddesinin gereklerini yerine getirmek için, her bir sistemin, kişinin din özgürlüğüne ilişkin özel güvenceler içermesi gereğine vurgu yapıyor.[13]

Doğan ve Diğerleri kararında din özgürlüğünün, devletlerin dinî topluluklara belirli imtiyazları haiz özel bir statü tanımak için belirli bir yasal çerçeve oluşturmalarını gerektirmediği de vurgulanıyor: “Bununla birlikte, bu türden bir statü geliştirmiş olan bir devlet, yalnızca yansızlık ve tarafsızlık görevine uygun hareket etmekle kalmamalı, aynı zamanda, dini grupların bu statüyü edinmek için başvurmalarına yönelik adil bir imkâna sahip olmalarını ve tesis edilen ölçütlerin ayrımcı olmayan bir şekilde uygulanmasını da sağlamalıdır.[14]  Alevi inancına sahip bireylerin din ve vicdan özgürlüklerini etkin şekilde kullanmalarına ilişkin bu tespitler, Doğan ve Diğerleri kararındaki ihlalin giderilmesi için yol gösterici. Zira, devlet bir inanç için bir statü geliştirdi ise, bunu tüm inançlar için eşitlik ilkesi temelinde ve ayrımcılık gözetmeksizin uygulamaya ilişkin bir yasal çerçeve oluşturmalı.

Devletin bir dini inanç karşısında tarafsız olması ve dinî inançların özerkliğine saygı göstermesi gereği Hasan ve Chaush davasında da ortaya konulmuştu. Bir devlet makamı bir dinî inancın meşrutiyet tanımını yapamaz, zira tanım ancak o dinî inanca mensup kişilerce yapılabilir. Dolayısıyla da, Doğan ve Diğerleri davasında başvuru konusu taleplerin idari makamlarca reddinde Alevi inanca sahip bireylerin değil, devlet makamlarının o inanca bakış açısından hareketle gerekçe oluşturulması AİHM’in bu konuda ortaya koyduğu ilkelerle bağdaşmayan bir yaklaşım. Hukuki statünün tanınması için oluşturulacak yasal çerçevenin sınırını da elbette o devletin Anayasasındaki temel ilkeler çizer -ki Türkiye açısından bu ilkelerin başında laiklik ilkesi geliyor.

Doğan ve Diğerleri kararında hukuki statü tanınması için yasal çerçeve oluşturulması kapsamında yapılan değerlendirmelerde Venedik Komisyonu ve Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu belgelerine de işaret edildi.[15] Din veya İnanç Topluluklarının Tüzel Kişiliği Hakkında Kılavuz İlkeler (CDL-AD(2014)023) kapsamında belirlenen prensipler aşağıda belirtilmiştir:

“40.  Daha ayrıntılı belirtmek gerekirse, devlet ile belirli bir dini topluluk arasındaki anlaşmaların varlığı veya akdi, ya da belirli bir dini topluluk lehine özel bir rejim tesis eden bir hukuki düzenleme, söz konusu muamele farklılığı için objektif ve makul bir gerekçe bulunması ve bu yönde istek sergileyen diğer dini topluluklar tarafından da benzer anlaşmalar akdedilebilecek olması kaydıyla, prensip olarak din veya inanç temeline dayalı ayrımcılık yasağı hakkına aykırı sayılmamaktadır. Anlaşmalarda ve mevzuatta, farklı dinlerin belirli bir ülkenin tarihi ve toplumu açısından oynadığı ve oynamış olduğu rolün tarihsel açıdan farklılıkları teslim edilip belirtilebilir. Kanunen özel bir statü –esaslı imtiyazların sağlanmasıyla birlikte– tanınmak suretiyle din veya inanç toplulukları arasında bir muamele farklılığı yaratırken bu ayrıcalıklı muameleyi söz konusu statüye dahil edilmeyen diğer din veya inanç topluluklarına tanımamak, devlet özel statü ile bağlantılı olarak dini topluluklara tüzel kişilik verilmesine dair bir yasal çerçeve oluşturduğu müddetçe din temeline dayalı ayrımcılık yasağı şartına aykırı sayılmamaktadır. Buna istekli olan tüm din veya inanç topluluklarına bu statüye başvurmak konusunda adil bir fırsat tanınmalı ve bu yönde getirilen kriterler ayrımcılık içermeyen bir tarzda tatbik edilmelidir.

41.  Bir dinin devlet dini olarak tanınması, resmi veya geleneksel din olarak kabul edilmesi veya söz konusu dine inananların nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturması özel statü tanıma konusunda kabul edilebilir bir gerekçe oluşturabilmekle birlikte, bunun diğer dinlere inananların veya inançsızların bir insan hakkı ve temel özgürlükten yararlanması bakımından herhangi bir engel yaratmaması veya bu kesimlere yönelik herhangi bir ayrımcılığa yol açmaması gerekmektedir. Daha ayrıntılı belirtmek gerekirse, devlet memuriyetine seçilme ehliyetini sınırlandıran ya da devlet dini veya egemen din mensuplarına ekonomik imtiyazlar tanıyan yahut diğer inançların uygulamasına özel sınırlandırmalar getiren tedbirler gibi bahsi geçen diğer kesimler açısından ayrımcılık teşkil eden kimi tedbirler din veya inanca dayalı ayrımcılık yasağına ve eşit koruma güvencesine aykırıdır.

42.  Din veya inancın başkalarıyla birlikte topluca açıklanması özgürlüğü ve tüzel kişilik hakkı da dahil olmak üzere, bu belgenin ikinci ve üçüncü bölümünde ele alınan haklar bir imtiyaz olarak değil, din veya inanç özgürlüğünün temel bir öğesini oluşturan bir hak olarak görülmelidir. Daha ayrıntılı belirtmek gerekirse, yukarıda dile getirildiği üzere, tüzel kişilik hakkı, din veya inanç özgürlüklerini kullanmak isteyen kişi veya toplulukların bu yöndeki ehliyetlerini herhangi bir şekilde tescil işlemlerine veya benzeri kısıtlamalara tabi kılmak suretiyle haklarını kısıtlayan bir araç olarak kullanılarak suistimal edilmemelidir. Diğer taraftan, tüzel kişiliğe erişim mümkün olduğunca çok sayıda topluluğa açık olmalı ve herhangi bir topluluktan geleneksel veya tanınmış bir din veya inanç oluşturmadığı gerekçesiyle esirgenmemelidir. Tüzel kişilik tanınması usulü ile ilgili muamele farklılığı, ancak bu farklılığı haklı kılan objektif ve makul bir gerekçe bulunması, söz konusu muamele farklılığının (azınlık) toplulukları ve bu topluluklara mensup kişiler tarafından din veya inanç özgürlüğünün kullanımı üzerinde orantısız bir etki yaratmaması ve bu toplulukların tüzel kişilik elde etmesi bakımından aşırı bir külfet doğurmaması halinde ayrımcılık yasağı ilkesi ile bağdaştırılabilir.”

Öte yandan, Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu 10 Aralık 2010 tarihinde kabul edilen ve 8 Şubat 2011 tarihinde yayımlanan Türkiye’ye ilişkin dördüncü raporunda (TUR-CBC-IV-2011-005) diğerleri arasında aşağıda yer verilen hususları ifade etti[16]:

“101.  Alevi temsilcileri aynı zamanda devletin bazı inanç gruplarına tahsisat sağlayıp -örneğin ibadet yerlerinin elektrik giderlerinin karşılanması gibi- tümüne sağlamama gibi, ayrımcı bir davranış sergilediği konusunda şikayetçidirler. Özellikle halen cemevleri ibadet yeri sayılmamakta, (camiler, sinagoglar ve kiliselerin ibadet yeri olarak sayılmalarına karşın) ve yereldeki bazı istisnalar dışında devlet ödeneği alamamaktadırlar. Alevi liselerine de devlet desteği sağlanmamaktadır. 2009 yılında bir Alevilerin Sünni adetlerine göre gömülmesi de bazı Alevilerde rahatsızlık yaratmıştır.

102.  ECRI hükümetin 2009 yılında, Alevileri ilgilendiren konularda doğrudan doğruya Alevilerle görüşmek ve söz konusu sorunları ele almak üzere Alevi topluluğu içindeki farklı gruplarla bir dizi çalıştay düzenlemiş olmasını ilgiyle izlemiştir. ECRI aynı zamanda, Türk hükümetinin demokratik açılımını Alevileri de içerecek şekilde genişletme niyetinde olduğuna dair haberleri de ilgiyle izlemektedir.

103.  ECRI Türk yasalarını ve hukuki uygulamalarını, din eğitimi konusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin gerekleriyle uyumlu hale getirmek üzere, Türk makamlarının, Zengin Hasan ve Eylem davalarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararının uygulanması için gerekli tüm tedbirleri tam olarak ve süratle almasını tavsiye eder.

104.  ECRI, Alevi toplumunun özellikle de ibadet yerleriyle ve bunlara sağlanacak tahsisatla ilgili konularda ayrımcı davranışta bulunulduğuna ilişkin kaygılarını araştırarak, varsa herhangi bir ayrımcılık konusuyla ilgili tüm gerekli tedbirleri almasını tavsiye eder.”

AİHM Doğan ve Diğerleri kararında, başvuranların durumu ile dinî kamu hizmetlerinden faydalanan kişilerin durumu arasındaki göze çarpan dengesizliğe dikkat çekmişti. Buna göre, “Alevi toplumu bir tarikat olarak değerlendirilmekle ve çok sayıda ve önemli kısıtlamalar içeren bir hukuki rejime tabi tutulmakla kalmamış aynı zamanda, bu topluluğun mensupları da dini kamu hizmetlerinin sağladığı faydalardan yoksun bırakılmışlardır. Türkiye’deki İslam dini, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından anlaşıldığı şekliyle, neredeyse tamamen Devlet tarafından sübvanse edilmekte iken, gerçekte dini kamu hizmetlerinin hiçbiri (farklı dini yorumlara ilişkin bazı çalışmalar ve din görevlilerinin geçici olarak belirli bir süreliğine görevlendirilmeleri dışında) Alevi toplumuna bu tür bir fayda sağlamamaktadır ve Alevilik inancının özel nitelikleri bu anlamda neredeyse tamamen göz ardı edilmektedir. Ayrıca, Türk hukukunda, göze çarpan bu tutarsızlığın çözüme kavuşturulmasını sağlayabilecek tazmin edici tedbirlere dair hiçbir hüküm bulunmamaktadır”.[17] AİHM, devletin laik niteliğinin korunmasının ulusal mahkemeler tarafından meşru amaç olarak ileri sürüldüğünü ancak gerekçenin Alevilik inancının dinî nitelikten yoksun bırakılmasını ve bu inancın neredeyse tüm dinî kamu hizmetlerinin dışında bırakılmasını gerektirme sebebi ile bağdaşmadığının altını çizmişti.[18] Kararın 182. paragrafında vurgulandığı üzere, AİHM Türk hukuk sisteminin dinî mezheplerin ve özellikle de Alevilik inancının hukuki statüsünü açık bir şekilde tanımlayıp tanımlamadığından şüphe etmekte. Bu paragrafta ifade edildiği üzere:

“Somut davaya ilişkin olarak yapılan inceleme bilhassa, Alevi toplumunun, din özgürlüğü hakkını etkili bir şekilde kullanmasına olanak tanıyacak hukuki korumadan yoksun bırakıldığını göstermektedir. Ayrıca, Türkiye’de dini mezhepler hususunu düzenleyen hukuki rejimin, diğer dinlere veya inançlara mensup kişilere yönelik hukuki ve fiili bir ayrım yapılmasına kaynak teşkil etmemesine dair hiçbir güvence sunmaması sebebiyle, nesnel ölçütlerden yoksun olduğu ve Alevilik inancı bakımından gerçekte erişilebilir nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Çoğulculuk ve kültürel çeşitliliğe saygı ilkelerine dayalı demokratik bir toplumda,  din veya inanç gerekçeleriyle herhangi bir ayrım yapılmasının zorunlu nedenlerle haklı gerekçelere dayandığının gösterilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan, belirli bir inanca ilişkin olumsuz bir tutumun ve haklı gerekçesi bulunmayan bir ayrımın, söz konusu inanca mensup kişilerin din özgürlüklerini yaşamaları üzerinde önemli etkilerinin söz konusu olabileceğinin akılda tutulması gerekmektedir.”

Pozitif yükümlülükler bakımından ileri sürülen iddiaların değerlendirilmesi

Her ne kadar başvurucuların iddialarından biri devletin Alevi inancına mensup kişilere dinî kamu hizmeti sağlanmasına ilişkin hüküm çıkartılması taleplerini reddederek, Sözleşme’nin 9. maddesi uyarınca negatif ve pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği olsa da, AİHM bu kapsamda devletin pozitif yükümlülüklerinin kapsamının belirlenmesiyle ilgili bir değerlendirme yapmadı. Öyle ki, Mahkeme’nin bakış açısını yorumladığımızda, şu çıkarımı yapmak mümkün: Devletin Sünni İslam’a özgü bir yapı kurmayı tercih etmesi hainde, tüm inanç gruplarına aynı statüyü tanıma konusunda bir pozitif yükümlülüğü bulunmaz. Bununla birlikte dinî inanç gruplarının iç işlerine karışamaz ve kamu hizmetinin sağlanmasında ayrımcı davranamaz. Bunu temin etmenin ve keyfi uygulamaların önüne geçmenin yolu ise hukuki bir düzenleme oluşturmak ve bunu da ilgili muhatapların katılımıyla gerçekleştirmek.

Mahkeme’ye göre, “başvuranların taleplerinin reddedilmesinin Devletin Sözleşme kapsamındaki pozitif yükümlülüklerine ne ölçüde aykırı olduğunun söylenebileceği konusunda Mahkeme, Devletin Sözleşme tarafından güvence altına alınan haklara herhangi bir müdahalede bulunmaktan kaçınma negatif yükümlülüğüne ek olarak, bu tür haklara “içkin olan pozitif yükümlülüklerin” bulunabileceğini vurgulamaktadır (Bkz. Mouvement raëlien suisse v. İsviçre [BD], no. 16354/06, § 50, AİHM 2012 (alıntılar)). Devletin Sözleşme kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırlar tam olarak tanımlanamamasına rağmen, uygulanabilir ilkeler yine de benzerdir (Bkz. Fernández Martínez v. İspanya [BD], no. 56030/07, 12/06/2014, § 114). Mahkeme mevcut davada Sözleşme’nin 9. maddesinin de Türk makamlarına pozitif yükümlülükler yükleyip yüklemediğini daha fazla incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (Aynı yönde bir karar için bk. yukarıda anılan Mouvement raëlien suisse, § 51, ve yukarıda anılan Fernández Martínez, § 115). Söz konusu red her hâlükârda bir müdahale anlamına gelmiş olup, bu müdahale ancak Sözleşme’nin 9. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen kriterlerin mevcut olması halinde gerekçelendirilebilir”. [19] Bu konu muhalefet şerhlerinde yargıçlar tarafından da eleştirildi.[20] Bununla birlikte Mahkeme, bu dava kapsamındaki görevinin başvurucuların taleplerinin kabul edilip edilmemesi hakkında bir karar vermek olmadığını açıkça ifade etti. Zira devletlerin, çeşitli dinî topluluklar ile iş birliği biçimlerini seçerken belirli bir takdir payına sahip olduklarının altını çiziyor. Bununla yanında, bu dava açısından önem taşıyan husus, somut olayda devletin dinî toplulukların dinî mezheplere özel avantajlar sağlayan bir statü için başvurmaya yönelik adil bir imkâna sahip olmasını sağlayacak tarafsız ve ayrımcı nitelikli olmayan ölçütler uygulayıp uygulamadığının tespiti.[21] Dolayısıyla da AİHM tarafından varılan sonuç, davalı devletin yapmış olduğu seçimin gözetilen amaçla açık bir şekilde orantısız olmasıydı. Diğer bir ifadeyle, Alevi inancına sahip kişiler olarak, başvurucuların maruz kaldıkları farklı muamelenin tarafsız ve makul bir gerekçesi bulunmadığına kanaat getirildi.[22]

Bakanlar Komitesi ve AİHS madde 46 uygulaması ihtimali

Doğan ve Diğerleri davasında altı çizilen yasal çerçeve boşluğu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde 5 yıldır icra edilmeyi bekleyen bir konu. Bakanlar Komitesi yukarıda bahsedilen Aralık 2019 tarihli toplantısında, Türkiye’ye Haziran 2020’ye kadar bu konuda ihlalin giderilmesi için bir aksiyon alması için süre verdi. Araya pandemi girmiş ve Bakanlar Komitesi’ne eğitim müfredatları ile ilgili çalışmaların yürütüldüğüne ilişkin bilgi aktarılmasına rağmen Doğan ve diğerleri davası kapsamında bir gelişme bildirilmedi. Bununla birlikte, 2 Mart 2021 tarihinde açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı’nda bu yönde bir hedef bulunmuyor. 2020 yılında, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde cemevlerinin ibadethane olarak tanınması talebi ile ilgili olarak ise belediye meclisinin görev ve yetki alanında olmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına karar verildiği basına yansıdı.[23]

Doğan ve Diğerleri kararı, Hasan ve Eylem Zengin ile Mansur Yalçın ve Diğerleri kararı ile karşılaştırıldığında, AİHS’nin 46. maddesi kapsamında bizzat kararda yer alan ihlali gidermeye yönelik genel tedbirler bakımından daha zayıf olduğu söylenebilir. Aslında kararın yukarıda bahsedilen paragraflarında çok açık ve net biçimde yasal çerçeve boşluğuna vurgu yapıldığı görülse de bu tespite daha güçlü bir bağlayıcılık kazandırmak üzere, Hasan ve Eylem Zengin ile Mansur Yalçın ve Diğerleri kararlarında olduğu gibi 46. madde kapsamında genel tedbirlerin alınmasına yönelik bir paragraf eklenebilirdi. Ancak Bakanlar Komitesi her ihtimalde kararın icrasına yönelik verdiği kararlarda yasal düzeleme yapılması gereğine vurgu yapıyor. Bu çerçevede, 5 yılı aşkın süredir icrası konusunda adım atılmayan bu dava kapsamında Bakanlar Komitesi’nin ilgili devletin Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uyma yükümlülüğünü yerine getirmemesini Mahkeme’ye taşıması mümkün. AİHS’nin 46. maddesinin 4. fıkrası uyarınca Bakanlar Komitesi’nin önce devlete ihtarda bulunması, sonrasında ise Komite toplantılarına katılmaya yetkili temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınacak bir kararla bu yolu izlemesi söz konusu olabilir.

Dolayısıyla bu karardaki ihlalin giderilmesi gerçekten amaçlanıyorsa, yasal çerçevenin oluşturulmasına ilişkin adımların atılması için yasama organının harekete geçmesi ve bir irade ortaya konulması önem arz etmektedir. Aralık ayında gerçekleşecek Bakanlar Komitesi toplantısında da gündeme alınacağı göz önüne alındığında, bu yasal düzenlemenin oluşturulmasında ise tüm muhatapların katılımı sağlanmalı ve 2010 yılında gerçekleştirilen çalıştayın nihai çıktıları dikkate alınmalı.


[1] https://twitter.com/AnadoluCBS/status/1426624064102223874

[2] İzzettin Doğan ve diğerleri v. Türkiye [BD], no. 62649/10, 26/04/2016   http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-164217

[3] Sözleşme’nin 9. Maddesi ile İlgili Rehber – Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Güncelleme Tarihi: 30.04.2020, https://www.echr.coe.int/Documents/Guide_Art_9_TUR.pdf

[4] Mahkeme İçtihadına İlişkin Bilgi Notu, Sayı 172, Mart 2014, https://www.echr.coe.int/Documents/CLIN_2014_03_172_TUR.pdf

[5] Doğan ve diğerleri,  § 114

[6] Doğan ve diğerleri,  § 135

[7] Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı v. Türkiye, no. 32093/10, 02/12/2014,, http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-195362, http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-158584

[8] Mansur Yalçın ve diğerleri v. Türkiye, no. 21163/11, 16/09/2014 http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-156852

[9] Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye, no. 1448/04, 09/10/2007, http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-82580

[10] https://search.coe.int/cm/Pages/result_details.aspx?ObjectId=090000168098fb6f

[11] Bkz: Hasan and Chaush v. Bulgaristan [BD], no. 30985/96,   26/10/2000, § 78, http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-58921

[12] Doğan ve diğerleri, § 162

[13] Doğan ve diğerleri, § 163

[14] Doğan ve diğerleri, § 164

[15] Din veya İnanç Topluluklarının Tüzel Kişiliği Hakkında Kılavuz İlkeler (CDL-AD(2014)023), 13 ve 14 Haziran 2014 tarihinde 99. Genel Kurul’da Venedik Komisyonu tarafından kabul edilmiştir, https://inancozgurlugugirisimi.org/wp-content/uploads/2015/11/din-veya-inanc-topluluklarinin-tuzel-kisiligi.pdf

[16] https://www.stgm.org.tr/sites/default/files/2020-09/irkciliga-ve-hosgorusuzluge-karsi-avrupa-komisyonu-ecri-turkiye-4.-izleme-raporu.pdf

[17] Doğan ve diğerleri, § 180

[18] Doğan ve diğerleri, § 181

[19] Doğan ve diğerleri, §§ 96-97

[20] YARGIÇLAR VILLIGER, KELLER VE KJØLBRO’NUN MÜŞTEREK KISMİ MUHALİF VE KISMİ MUTABIK GÖRÜŞÜ, § 13

[21] Doğan ve diğerleri, § 183

[22] Doğan ve diğerleri, § 184

[23] Pek çok haber arasında, örneğin, https://www.diken.com.tr/cemevlerine-ibadethane-statusu-ibb-meclisinde-akp-mhp-oylariyla-reddedildi/

SKA’lar bağlamında din veya İnanç özgürlüğünün ve cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi

Din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiye dair giriş niteliği taşıyan ve bu hak alanlarını sürdürülebilir kalkınma amaçları (SKA’lar) bağlamında inceleyen Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü raporu, Dr. Marie Juul Petersen tarafından kaleme alındı. İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin Türkçeye çevirdiği rapor için uzmanlar, bir dizi çalıştay aracılığıyla, farklı SKA’larla ilgili olarak din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiyi araştırdı ve önerilerle somut eylem fikirleri formüle etti. Rapor, çalıştaylarda ele alınan örneklere, deneyimlere ve fikirlere dair bir enstantane sunuyor ve bir kaynak olarak ileride yürütülecek araştırma ve analizleri teşvik etmeyi amaçlıyor.

Daha detaylı bir şekilde rapor:

  • Din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkinin aydınlatılmasına katkı sağlamayı;
  • din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasında sağlık, eğitim ve adalete erişim alanlarında ortaya çıkan bazı çatışmalar, paralellikler ve kesişmelere doğrudan eğilmeyi ve buna dair somut örnekler sunmayı;
  • bu güçlüklerin ele alınmasına yönelik örnek uygulamalara işaret etmeyi;
  • ve bu alanda genel tavsiyeler ve eylem fikirleri oluşturmayı hedefliyor.

Rapora göre, din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik ihlallerin kesiştiği birçok örnek olmasına rağmen din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan kişiler nadiren iş birliğinde bulunuyor. Bunun yanında, din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliğini ilgilendiren haklar çoğu zaman birbiriyle çelişiyor gibi görünüyor.

Raporda, bu iki kavram arasındaki normatif çatışmaya ilişkin (yanlış) kanının altında yatan sebebin çoğunlukla din veya inanç özgürlüğünü dini -ve genellikle de tutucu, ataerkil nitelikteki bir dini- koruyan bir hak olarak algılama eğilimi olduğu aktarılıyor. Kimileri açısından bu algı, din veya inanç özgürlüğünün toplumsal cinsiyet eşitliğine erişilmesi önünde içkin bir engel olarak görülmesi; kimileri açısından ise toplumsal cinsiyet eşitliğinin dini değer ve uygulamaların korunması karşısında bir tehdit olarak görülmesi anlamına geliyor.

Çalışmaya göre bu iki insan hakkı normunun birbirine zıt şekilde yorumlanması birtakım sonuçlara yol açıyor:

  • Din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki kesişmelere karşı ilgisiz veya isteksiz kalınması;
  • gereksiz çatışmalar;
  • fiili ihtilafların tatminkâr çözümlere ulaştırılmaması;
  • ve sırasıyla din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında çalışan aktörler arasında sinerji, öğrenim ve iş birliği imkânlarının kaybolması.

Sonuç olarak, tam da bu haklar kapsamında korunması amaçlanan insanlar açısından yalnızca hukuki korumaya ilişkin boşluklardan ötürü zarar görmüyor. Bunun yanında, “din veya inanca dayalı ayrımcılık ile toplumsal cinsiyetlerine dayalı ayrımcılığın kesişme noktasında bir yaşam süren” milyonlarca insanın ihtiyaçlarına, isteklerine ve deneyimlerine yönelik duyarlılık geliştiremeyen strateji ve projelerden de ötürü sakıncalı durumlar ortaya çıkıyor.

Bahsi geçen zorlukların üstesinden gelebilmek amacıyla, Mart 2019’da Danimarka ve Norveç Dışişleri Bakanlıkları, din veya inanç özgürlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliği ve sürdürülebilir kalkınma amaçlarına yönelik yukarıda bahsi geçen uzman danışma sürecini başlattı. Bu süreçte, otuzu aşkın ülkeye mensup çok çeşitli kurumsal, mesleki, dini veya coğrafi çevreyi temsil eden yetmişten fazla seküler ve farklı inançlara mensup uzman yer aldı.

Danışma sürecinde organize edilen çalıştaylarla, sağlık, eğitim ve adalete erişim bağlamında din veya inanç özgürlüğü ile cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiyi analiz etmek ve olumlu sinerjileri belirlemek amaçlandı.

Adalete erişim, eğitim, sağlık konulu çalıştaylarda ortaya çıkan tartışma, analiz, görüş ve tavsiyelerin özetlendiği raporda:

  • Din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili haklar arasındaki ilişkiye açıklık getiriliyor. Bu ilişkinin ortaya çıktığı çeşitli biçimler açıklanırken, farklı ayrımcılık türleri ve buna dahil olan farklı aktörler birbirinden ayrılarak izah ediliyor. Aynı zamanda güçlükler bakımından dinin oynadığı role/rollere dair bir tartışma yürütülüyor;
  • 2030 Gündemi ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları anlatılarak, din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliğinin bu çerçeve içerisine oturtulmasındaki sebepler özetleniyor;
  • din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasında sırasıyla adalete erişim (SKA 16), eğitim (SKA 4) ve sağlık (SKA 3) alanlarındaki ilişki analiz ediliyor. Bu alanların her birindeki temel zorluklara işaret ediliyor ve bu zorluklarla mücadele etmek açısından örnek uygulamalara dikkat çekiliyor;
  • söz konusu üç tematik alanı da ilgilendiren ortak tavsiyelerin yanı sıra, bu alanlara ilişkin seçilmiş eylem fikirleri paylaşılıyor.

Raporu okumak için lütfen tıklayın.

“Din veya inanç özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği” webinarı yayında!

Moderatörlüğünü Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Oder‘in üstlendiği webinarda, Oxford Üniversitesi Uluslararası İnsan Hakları Hukuku Programlar Direktörü Dr. Nazila Ghanea ve BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi (CEDAW) Başkan Yardımcısı Nahla Haidar El Addal’ın katılımıyla din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliğinin kesişim alanında yer alan konular konuşuldu.

Webinarda Nazila Ghanea, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi de dahil olmak üzere, cinsiyet eşitliği ve din veya inanç özgürlüğünün pek çok uluslararası sözleşmeyle ve ulusal yasalarla korunduğunu aktardı. İnsan hakları hukuku açısından kadın haklarının ve din veya inanç özgürlüğünün birbirleriyle bağlantılı ve ayrılamaz haklar olduğunu vurgulayarak din veya inanç özgürlüğünün herkesi koruduğunu söyledi. Ancak, cinsiyet eşitliği ve din veya inanç özgürlüğü haklarının bir bütünün parçası olarak yeteri kadar ele alınmadığını dile getirdi. Ayrıca, devletlerin uluslararası insan hakları yükümlülüğüne bakıldığında, aslında devletlerin din veya inancı çoğunluktan farklı olanları daha fazla koruma yükümlülüğü olduğunun altını çizdi.

Ghanea, bütün hakların bölünmez bütünlüğü üstüne kurulu olan insan hakları sözleşmelerindeki herhangi bir hakkın başka haklara zarar verecek şekilde yorumlanamayacağını ve cinsiyet eşitliği ve inanç özgürlüğünün de bu bağlamda ele alınması gerektiğini belirtti. Dolayısıyla, insan hakları sözleşmelerinin din veya inanca dayalı tüm uygulamaları meşru kıldığına dair bir algının olmaması gerektiğini, aksine başkalarının hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği durumlarda bazı uygulamaların kısıtlanabileceğini aktardı. Ghanea, din veya inanç özgürlüğünün cinsiyet eşitliği önünde bir bariyer olarak sunulduğunda buna karşı çıkmak gerektiğini dile getirdi. İnsan hakları örgütlerinin de din veya inançla ilgili meselelere odaklanmaktan, din adına konuşmaktan ve dinî argümanlar kullanmaktan çekinmemesi gerektiğini aktardı. Son olarak, toplumsal cinsiyet alanında çalışan kişilerin ve dinî aktörlerin beraber çalışarak her iki hakkın geliştirilmesinde rol oynayabileceğini dile getirdi.

Nahla Haidar ise birçok devlet tarafından Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (CEDAW) ve cinsiyet eşitliğinin hala radikal görülebildiğini belirtti. Haidar, CEDAW’a getirilen çekincelerin yüzde 60’ının din temelli çekinceler olduğunu vurguladı. Sözleşmelerdeki çekincelerin gerekçelerinin çoğu zaman siyasi motivasyon içerdiğini ve devletlerin aslında dini liderleri sıklıkla paydaş olarak kabul etmediğini ve bu iki alan arasında diyalog kurmaya çaba sarf etmediğini dile getirdi. Bazı devletlerin, ayrımcılığı önlemek adına gerekli hukuki reformları yapmamak için gelenekleri, kültürü ve toplumsal rızayı gerekçe gösterdiğini belirtti. Hem uluslararası kuruluşların hem de sivil toplumun din veya inanç konularında hak temelli bir şekilde çalışması, dinî liderlerle ve topluluklarla diyalog kurması ve bu iki alan arasında bir köprü olması gerektiğini vurguladı.

Haidar ayrıca, CEDAW olarak özellikle sivil toplumun yaptığı araştırmalardan sıklıkla faydalandıklarını da dile getirdi. Yurttaş hareketlerinin önemine değinerek BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin başlattığı, dinler ve insan hakları arasında bir diyalog kurmayı amaçlayan “Haklara Yönelik İnanç”ın (İnançlar Hakları Destekliyor Girişimi) oldukça etkili bir girişim olduğundan bahsetti. Ayrıca, girişimin “Beyrut Deklarasyonu”nda yer alan 18 taahhüde dikkat çekerek, bu girişim kapsamında birçok inanç ve din liderinin tartışmalara katılarak hakların geliştirilmesine katkı sağladığını belirtti. Bunun yanında, cinsiyet eşitliği alanında çalışan uzmanların din veya inançlara, STK’ların araştırmalarına ve dinî liderlerin görüşlerine hâkim olması gerektiğini belirtti.

Haidar, CEDAW Komitesi olarak, din veya inanç özgürlüğü girişimleri sayesinde daha fazla somut öneri ve iyi uygulamaları sunabildiklerini aktardı. Fas’taki reform sürecinden bahsederek dinî aktörlerle yapılan diyaloğun önemli ve etkili sonuçları olabileceğini vurguladı. Özellikle kadınların kendi inançları ve hakları konusunda söz aldıklarında ve kadınlara alan açıldığında bunun önemli bir değişim aracı olabileceğinden bahsetti. Bunun yanında kadın hakları aktivistlerinin ve akademisyenlerin çalışmalarının, sürdürülebilir bir değişimin parçası olabilmeleri için siyasetçiler tarafından yakından izlenmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca, dinî metinleri bilen ve yorumlayan kadınlarla kadın dinî önderlerin artmasının değişim için oldukça önemli olduğu vurgulayarak buna yönelik çalışan kişilerin özellikle korunması gerektiğini aktardı. Son olarak, BM Din veya İnanç Özgürlüğü Özel Raportörü Ahmed Shaheed’in toplumsal cinsiyet eşitliği ve inanç özgürlüğü kesişimini ele aldığı raporun hem kadın hakları hem de LGBTİ hakları alanında çalışan kişiler için önemli bir rehber olabileceğini dile getirdi.

“SKA’lar bağlamında din veya inanç özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği” webinarına davetlisiniz!

Gün: 6 Ekim 2021, Çarşamba
Saat: 19.30-20.45

Etkinliğin dili Türkçe ve İngilizce olacaktır. İki dilde de simultane çeviri yapılacaktır.

Zoom üzerinden yapılacak etkinliğe 6 Ekim Çarşamba, 12.00’a kadar kayıt yaptırabilirsiniz. Kayıt için lütfen tıklayın.

Webinar erişim linki etkinlikten önce gönderilecektir.

Webinarda öncelikle, Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Dr. Marie Juul Petersen, yazarı olduğu Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Bağlamında Din veya İnanç Özgürlüğü ile Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi: Adalete Erişim, Eğitim ve Sağlık Odaklı Bir Bakış raporunun öne çıkan noktalarına değinecek.

İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin Türkçeye çevirdiği rapor için uzmanlar bir dizi çalıştay aracılığıyla, farklı sürdürülebilir kalkınma amaçlarıyla (SKA’lar) ilgili olarak din veya inanç özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiyi araştırdı ve öneriler ile somut eylem fikirleri formüle etti. Rapor din veya inanç özgürlüğü ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiye dair giriş niteliği taşıyor. Bu hak alanlarını SKA’lar bağlamında inceliyor. Rapor ayrıca, çalıştaylarda ele alınan örneklere, deneyimlere ve fikirlere dair bir enstantane sunuyor ve bir kaynak olarak ileride yürütülecek araştırma ve analizleri teşvik etmeyi amaçlıyor.

Ardından, Eğitim Reformu Girişimi Direktörü Işık Tüzün ise Türkiye özelinde, eğitim hakkına erişimi din ve inanç özgürlüğü hakkı ile toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında değerlendirecek. Ayrıca bu iki hak alanın SKA’lar kapsamında Türkiye’de nasıl geliştirilebileceğine değinecek. Webinarın moderatörlüğünü ise Prof. Dr. Serpil Sancar üstlenecek.

Etkinlikle ilgili sorularınız için bize ft@nhc.no e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.


Dr. Marie Juul Petersen, Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı. Araştırmaları, din veya inanç özgürlüğü hakkının uluslararası teşviki, din ve kalkınma iş birliğinde inanç temelli STK’ların rolü, İslam ve kadın hakları da dahil olmak üzere din ve insan hakları arasındaki kesişim alanlarına odaklanıyor. Bu alanlarda kapsamlı yayınlar hazırladı. Danimarka Dışişleri Bakanlığı ve AB Uluslararası Ortaklık Genel Müdürlüğü (INTPA) dahil, çeşitli hükümet ve hükümetler arası kurumlar için danışmanlık yaptı ve Din ve Diplomasi Üzerine Transatlantik Politika Diyaloğu, Akademik Danışma Kurulu üyesi.
Işık Tüzün, Eğitim Reformu Girişimi Direktörü (ERG). Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisansını Rotterdam Erasmus Üniversitesi bünyesinde Lahey’de faaliyet gösteren International Institute of Social Studies’de Alternatif Kalkınma Politikaları (ana dal) ve Yoksulluk Çalışmaları (yan dal) alanlarında tamamladı. Bir süre Tarih Vakfı’nda araştırmacı olarak çalıştıktan sonra Haziran 2007’de ERG ekibine katıldı. Bu süreçte, ağırlıklı olarak çocuk hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, din ve inanç özgürlüğü gibi konularda çalışmalar yürüttü ve sivil toplum örgütlerince bu alanlarda yürütülen çeşitli projelerin danışma kurullarında yer aldı. 2015-2017 arasında, Demokratik Yurttaşlık ve İnsan Hakları Şartı’nın üye ülkelerde nasıl uygulandığını değerlendiren çalışmalara yön vermek için Avrupa Konseyi’nin bir araya getirdiği uzmanlar grubunda yer aldı. Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği ve mülteci çocukların eğitim hakkıyla ilgili birer rapor kaleme aldı. Ashoka Vakfı, Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği ve Başka Bir Okul Mümkün Derneği’nin çalışmalarında yer aldı.
Prof. Dr. Serpil Sancar, siyaset bilimi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında doktora yaptı ve 2003-2019 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde profesör olarak çalıştı. Cinsiyet eşitliği konularında çalışıyor ve çeşitli akademik makaleler ve kitaplar yayımladı. Ayrıca, kadın ve erkeklik çalışmaları üzerine araştırmalar yaptı. Toplumsal cinsiyet konularında birçok araştırma projesi yürüttü, eğitim projeleri düzenledi ve kadın hakları dernekleriyle iş birliği içinde eğitmen olarak çalıştı. Ankara Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi’nin (KASAUM) kurucularından ve uzun süre akademide KASAUM ve Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’nın yöneticiliğini yaptı. Aynı zamanda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği’nin (CEİD) kurucularından. CEİD’de cinsiyet uzmanı ve gönüllü üye olarak çalıştı.

* Bu etkinlik Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla İnanç Özgürlüğü Girişimi’ne aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

“Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporu yayımlandı

İnanç Özgürlüğü Girişimi ekibi Dr. Mine Yıldırım ve Funda Tekin tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye’nin nefret suçlarına ilişkin politikası ve 2020 yılında Türkiye’de yaşanan din veya inanç temelli nefret suçlarıyla ilgili izleme çalışmasından elde edilen veriler, uluslararası insan hakları standartları temel alınarak inceleniyor.

Din veya inanç toplulukları, bu topluluklarla ilişkili ibadet yerleri ve başka mekanlar ile dinî, ruhani önderlere ve bu topluluklara mensup olan kişilere yönelik önyargı saikiyle işlenen nefret suçları devam ediyor ve nefret suçları çoğu zaman cezasız kalıyor. Raporda yer alan bilgilere göre ise nefret suçlarının ihbar edilmesi ve kamu yetkilileri tarafından kaydedilmesi yeterli düzeyde değil.

Türkiye’de nefret suçlarıyla ilgili ele alınabilecek mevzuat ile yargı kararlarına ilişkin tarama yapılan raporda, nefret suçlarının kategorizasyonu için Yahudilere, Hristiyanlara, Müslümanlara, başörtüsü kullanan kişilere, ateistlere, Yehova Şahitlerine karşı önyargı saikleri temel alınıyor. Ayrıca, konuya ilişkin AİHM içtihatlarıyla beraber, BM, Avrupa Konseyi ve AGİT’in tavsiyelerine de raporda dikkat çekiliyor. Nefret söylemi ile nefret suçu kavramları arasındaki farklılıkların da ele alındığı raporda, “nefret suçları mağdurlarının tarihsel olarak suçluya odaklanan adalet sisteminin kendileri için işleme” talebi de yer alıyor.

BM üyesi ülkeler tarafından Türkiye’ye verilen mevzuat değişikliği ve ayrıştırılmış verilerin yayımlanmasına ilişkin tavsiyelerinin Türkiye tarafından sadece not edildiği belirtilerek Türkiye’nin nefret suçlarına ilişkin etkili adımlar atmadığına dair somut bilgiler de çalışmada yer alıyor.

İzleme çalışması kapsamında Ocak – Aralık 2020 aralığında din veya inançla bağlantılı önyargı saikiyle işlenmiş 14 nefret suçu veya olayı tespit edildi. Buna göre, bu olayların 8’i Alevilere, 5’i Hristiyanlara ve 1’i de başörtülülere yönelik önyargı içeriyor. Olay türleri ise, ibadet yerleri veya mezarlıklara zarar verme, mala/eşyaya zarar verme, hakaret ve tehdit/tehdit edici davranış olarak sınıflandırılıyor.

Raporda tavsiyeler kamu yetkilileri, sivil topluma ve din veya inanç topluluklarına yönelik olarak veriliyor. Söz konusu önerilerden bazıları:

  • Din veya inanç temelli nefret suçları da dahil olmak üzere tüm nefret suçlarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek amacıyla nefret suçlarına ilişkin mevzuat düzenlenmesi,
  • nefret suçlarının ayrıştırılmış bir şekilde kayıt altına alınması ve etkin soruşturma yapılması, kovuşturma ve uygun bir yaptırım uygulanması,
  • mağdurların desteklenmesi için ihtiyaçlarına yönelik çok boyutlu tedbirler alınması,
  • kolluk kuvvetleri ile sivil toplum ve din veya inanç toplulukları arasında bilgi paylaşımı ve iş birliğinin güçlendirilmesi.

Din veya inanç temelli nefret suçlarının görünürlüğünü artırmak amacıyla hazırlanan rapordaki veriler aynı zamanda AGİT’e 2020 değerlendirmesi kapsamında da sunuldu. Din veya inanç topluluklarının katkılarıyla izleme çalışmasının genişletilmesi ve savunu konusunda iş birliği yapılması hedefleniyor. Girişim, 2020 yılında da Türkiye’de 2019 yılında yaşanan din veya inanç temelli nefret suçlarıyla ilgili AGİT’e bir bildirim göndermiş ve bu veriler AGİT’in yayımladığı, “2019 Nefret Suçları Raporu”nda kullanılmıştı.

Raporu okumak için lütfen tıklayın.


2021 yılı için yapacağımız din veya inanç temelli nefret suçları izleme çalışmamıza katkıda bulunmak isterseniz bize inancozgurlugu.info@gmail.com adresinden ulaşabilir veya bit.ly/nefret-sucu-bildirim adresinden nefret suçu bildirimi yapabilirsiniz.