Çalışmalarımız > Etkinlikler >

“5. yıl: AİHM İzzettin Doğan ve Diğerleri / Türkiye kararı” webinarı düzenlendi

İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin “5. yıl: AİHM İzzettin Doğan ve Diğerleri / Türkiye kararı” başlıklı webinarı, 27 Mayıs 2021’de düzenlendi.

Moderatörlüğünü İnsan Hakları Aktivisti Nejat Taştan‘ın üstlendiği webinarda, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Dilşad Çiğdem Sever ve İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı Tuğçe Duygu Köksal’ın katılımıyla AİHM İzzettin Doğan ve Diğerleri / Türkiye kararının içeriği ve önemi tartışıldı.

Kararın 5. yılında ele alının AİHM başvurusunun şikâyet konusu, İslam’ın Sünni geleneğine bağlı çoğunluğa sunulan dinî kamu hizmetinin Alevilere de sunulmasına ilişkin taleplerin reddedilmesiydi. Başvurucuların bu talepleri, Alevi dinine ilişkin hizmetlerin kamu hizmeti kapsamına alınması, Alevilerin ibadet yerlerinin ibadet yeri statüsü kazanması, Alevi din adamlarının memur olarak işe alınması ve Alevi inancını taşıyanların ibadetlerine bütçe ayrılması için özel bir hüküm çıkartılmasıydı. AİHM Büyük Daire 2016 yılında Türkiye’nin din veya inanç özgürlüğü hakkını koruyan 9. madde ve 9. maddeyle bağlantılı olarak ayrımcılığı yasaklayan 14. maddeyi ihlal ettiğine karar vermişti.

Webinarda, Dr. Dilşad Çiğdem Sever, İzzettin Doğan ve Diğerleri davası için yapılan başvurunun çok sayıda başvurucu tarafından yapılması nedeniyle davanın önemli bir stratejik dava açma örneği olduğunu vurguladı. Ayrıca, davanın kamusal dinî hizmetlerde eşitliğin sağlanması bağlamında uygulamayı ve hukuki düzenlemeleri değiştirebilecek nitelikte olduğunu belirtti. Bu sebeplerle davanın ve verilen kararın sıklıkla gündemde tutulması gerektiğinin altını çizdi.

Sever ayrıca, din veya inanç özgürlüğü alanındaki davalarda, tarihsel arka plan, bağlam, dinlerin veya inançların kendine has özellikleri, çoğunluk-azınlık ilişkileri ve kültürel koşulların dikkatli bir şekilde incelenmesi gerektiğini ve bu sebeple bu davaların kendine has zorlukları olduğunu belirtti. Din ve devlet ilişkileri bağlamında tek bir modelin olmadığını dile getiren Sever, kendini bir dinî inanca mensup olarak tanımlayan kişilerin talepleri dikkate alınarak, çoğulculuk ilkesiyle ve demokratik ilkelerle uyumlu ve her ülkenin özgün koşullarına göre düzenlemelerin yapılması gerektiğinin AİHM kararında vurgulandığı aktardı. Kamu ve din ilişkileri söz konusu olduğunda devletlerin, geniş bir takdir marjı olsa bile, ayrımcılık yasağına uygun bir şekilde tarafsızlık ve ölçülülük ilkelerine göre hareket etmeleri gerektiği ve ayrımcılık yasağı vurgusunun kararda öne çıktığının altını çizdi.

Sever ayrıca, dinî toplulukların özerk olarak var olma hakkı bağlamında bir topluluğun dinî mensubiyetini belirlemenin devletin görevi değil, o topluluğun veya o topluluğu temsil eden dinî liderlerin görevi olduğu aktardı. Son olarak Sever, devletlerin bir dine veya inanca özel bir statü tanıyabileceğini ancak bu özel statünün kamusal dinî hizmetlerin finansmanı veya diğer hizmetler açısından ayrımcılığa yol açmaması gerektiğini vurguladı.

Tuğçe Duygu Köksal ise AİHM kararının Büyük Daire tarafından verilmesinin önemine değinerek, bu dava kapsamında Alevi inancı özelinde, ancak genel olarak Türkiye’deki dinî azınlık gruplarının hukuki tanınmasıyla ilgili bir yasal boşluk olduğunun kararda tespit edilmesinin çok önemli olduğunu belirtti. Köksal mahkemenin, hukuki tanımanın devlet tarafından yapılmaması sebebiyle adil talep yolunun sağlanamadığını ve bu yüzden de Alevilerin hak yoksunlukları yaşadıklarını ve din ve vicdan özgürlüğünü etkin bir şekilde kullanamadığını tespit ettiğini dile getirdi. Haklardan yararlanabilmek için yasal zeminde devletin inançları tanımasının çok kritik olduğunu vurgulayan Köksal, tanıma olmaması sebebiyle Alevilerin inançlarını pratik edebilmesine yönelik uygulamaların idari yetkililerin iyi niyetine bağlı olmasının önemli bir sorun teşkil ettiğini aktardı.

Köksal, devlet ve din ilişkileri düzenlenirken devletin takdir yetkisinin sınırının ayrımcılık yapmamak olduğunu belirtirken farklı muamelenin gerekçesinin meşru bir şekilde konması ve bu gerekçenin orantılı olması gerektiğinin altını çizdi. Ayrıca, yasal mevzuat içerisinde hukuki bir statünün tanınmaması sebebiyle sistemin diğer inanç grupları açısından da ayrımcılık oluşturmamasının güvencesi olmadığının kararda belirtildiğini ve bu yüzden de kararı sadece Alevi inancı özelinde değil tüm dinî azınlıklar bağlamında değerlendirmek ve bu doğrultuda bir yasal çerçeve oluşturmak gerektiğini belirtti.

Kararın uygulanmaması sebebiyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılan standart inceleme prosedüründen nitelikli izlemeye geçildiğini aktaran Köksal, denetim sürecinde Bakanlar Komitesi’nin devletin inançlara yönelik tarafsız ve nötr olma yükümlülüğüne ve dinî grupların özerk olmasına ayrıca vurgu yaptığını söyledi. Son olarak, Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2020’ye kadar kararın uygulamasına dair Türkiye’den bir Eylem Planı hazırlamasını istediğini aktaran Köksal, Mart 2021’de açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı’nda ise bu karara özgü bir maddenin olmadığını dile getirdi.