Kaynaklar > Akademik Yayınlar >

Zorunlu Din Dersi Tartışmasının Görülmeyenleri

Dr. Tolga Şirin makalesinde, AIHM'in zorunlu din dersine ilişkin Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye (2007) ve Mansur Yalçın ve diğerleri/Türkiye (2014), kararlarının yarattığı tartışmalar sırasında üç önemli noktanın gözden kaçırıldığına dikkat çekiyor: 1) Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu olması, muafiyet hakkını dışlamaz 2) Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi sorunu sadece ebeveynlerin sorunu olarak ele alınmamalıdır 3)Dinsel endoktrinasyon sadece din dersinde gerçekleşmez

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 2014’ün son aylarında Mansur Yalçın ve diğerleri v. Türkiye1 kararın açıkladı. Kararda, Türkiye’deki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerinin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 1 no’lu Ek Protokolü’nün 2’nci maddesinde düzenlenen eğitim özgürlüğüne aykırı olduğu sonucuna ulaşıldı. İHAM’ın ulaştığı bu sonuç, ilk değildir. İHAM, daha önce de, 2007 yılında verdiği Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye2 kararında aynı yönde bir sonuca ulaşmıştı. Hatta Danıştay da (içtihadını 2010 yılında değiştirmeden3 önce Anayasa’nın zorunlu kıldığı dersin DKAB olduğu, fakat uygulamada Din eğitimi verildiği temelinden hareketle) benzer kararlar4 vermişti.

Yani, kararın çok özgün olduğu söylenemez. Buna rağmen karar, Hükümet çevresinde epeyce yankı buldu. Görülen o ki Hükümet, böyle bir sonuç beklemiyordu. Zira Hasan ve Eylem Zengin kararından sonra 4+4+4 ismiyle bilinen bir eğitim reformu gerçekleştirilmişti5; bu değişiklik, AYM tarafından Anayasa’ya uygun bulunmuştu6 ve iddiaya göre (başvurucuların da olduğu) Alevi inancının önde gelen isimlerine “danışılarak” yeni müfredat hazırlanmıştı. Nitekim bu gelişmeler, İHAM önünde de ileri sürüldü. Ancak tüm bunlar rağmen İHAM, Mansur Yalçın kararında, garp cephesinde yeni bir şey olmadığını, yani konuya ilişkin, esasen hiçbir değişiklik yaşanmadığını söyledi.

Ben bu makalede, aslında İHAM’ın kararında söylenenlere değil; hem kararda, hem de karara ilişkin tartışmalarda üstünden atlanan üç noktaya dikkat çekmek istiyordum. Fakat kararın açıklanmasından sonra öylesine yaygara koptu, öylesine manipülasyon yapıldı ki, kararın aslında ne söylediğini kısaca da olsa aktarmak şart oldu.

İHAM, Hasan ve Eylem Zengin ve Mansur Yalçın kararlarında, net anlaşılması için toparlarsak, aslında şu altı şeyi söylemektedir:

(i) Devletler, okullarda hangi derslerin okutulacağı konusunda takdir yetkisine sahiptirler. Yani, DKAB dersine yer vermek veya vermemek, tek başına Sözleşme’yi ihlal etmez.

(ii) DKAB ders kitaplarında İslam’a, diğer din ve felsefelere göre daha çok ağırlık tanınmaktadır. İslam, Türkiye toplumunun çoğunluğunun dini olduğu için; bu da tek başına Sözleşme’yi ihlal etmez.

(iii) Hasan ve Eylem Zengin kararından önce; DKAB ders kitaplarında İslam’ın tek bir anlayışına (Sünni anlayışına) yer verilmekte, diğer inançlara ve İslam’ın yorumlanması ve uygulanmasındaki farklı görüş açılarına esaslı bir şekilde yer verilmemekteydi. Bu, DKAB dersini çoğulcu ve nesnel olmaktan uzaklaştırmaydı. Hasan ve Eylem Zengin kararından sonra ise; DKAB ders kitaplarında Sünni anlayışı dışındaki din, inanç/inançsızlık, yorum ve uygulamalara daha çok yer verilmeye başlanmıştır. Ancak bunlara, Sünni-İslam bakış açısıyla yer verildiği için, çoğulculuk ve nesnellik

 Dr, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Anabilim Dalı 1

sağlanamamıştır. Dersin içeriği hala tek yönlü koşullandırma (endoktrinasyon) içermektedir. Bu, Sözleşme’ye aykırıdır.

(iv) Eleştirellik, nesnellik ve çoğulculuk içermeyen DKAB dersinden muafiyet hakkı, sadece Hristiyanlık ve Musevilik dininin mensuplarına tanınmaktadır. Dinsizlerin ve Sünni İslam dışındaki din ve inançlara mensup kişilerin muafiyeti konusunda açık bir düzenleme yoktur. Hatta geçen ay yayımlanan bir habere göre Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün 3 Şubat’ta illere gönderdiği yazı gereğince din hanesi boş olan kişiler, söz konusu dersten muaf tutulmamaktadır.7 Ayrıca, Sünni İslam inancına mensup kişilerin çocuklarına da muafiyet tanınmamıştır. Dileyen ebeveynlere koşulsuz muafiyet olanağı sağlanmaması, Sözleşme’ye aykırıdır.

(v) Çocukların, DKAB dersinden muaf olabilmeleri için ebeveynlerinden gerekçe, belge vb. istenmesi, ebeveynlerin, dini ve felsefi inançlarını açığa çıkarmaya zorlanmalarına yol açabilir. Bu ise; inanç sahiplerini, idari makamlarla olan ilişkilerinde ve hatta iş ortamlarında ‘ayrımcılık riski’ taşıyan durumlarla karşı karşıya bırakabilir. Bu, Sözleşme’ye aykırıdır.

(vi) Anılan tespitler, Türkiye’ye yönelik çifte standardın ürünü değildir. Geçmişte Danimarka, İsveç, Norveç aleyhine yapılan başvurularda da benzer sonuçlara ulaşılmıştır.8 Bugün Avrupa’da dini öğretimle ilgili olarak, öğretim yöntemlerinin çeşitliliğine rağmen üye devletlerin neredeyse tamamı, din dersi yerine farklı bir ders alma olanağı vermek veya din dersini alıp almama özgürlüğünü tamamen öğrenciye sunmak suretiyle öğrenciler için en azından bir muafiyet mekanizması öngörmektedir ve dini öğretim görmemesine izin veren bir yöntem sunmaktadır.

Yani karar, kendi içinde tutarlı ve mantıklıdır. Bir insan hakkıyla ilgili olan bu kararın gereği, İnsan Hakları Mahkemesi’nin saygınlığını yıpratarak veya bir hak ihlalinin üstünü örterek değil, ihlalin giderilmesiyle gerçekleştirilebilir. Bu bakımdan Türkiye’nin uluslararası hukuk ve anayasa bakımından yükümlülüğünü yerine getirmesi için yapması gereken iki şey vardır9:

(i) Eğitim alanında, ailelerin inançlarına saygıyı ve onlara dinsel inançlarını açıklamak zorunda bırakmayacak uygun araçların temin edilmesi,

(ii) DKAB dersi müfredatı ve pratiğinin Hanefi İslam koşullandırmasından ayıklanarak, bilimsel/kültürel bir derse dönüştürülmesi ve/veya bu derse muafiyet tanınması.

Mesele bu kadar açıktır. Hal böyleyken İHAM, aslında ne “İslam düşmanlığı” yapmaktadır ne de “Türkiye’yi karıştırmaya çalışmaktadır.” İHAM’ın yaptığı şey, az önce vurgulandığı gibi, dinsel eğitim alanında din ve inanç özgürlüğünün ihlal edildiğini tespit etmekten ibrettir. Ayrıca bunları sadece İHAM da söylememektedir. BM İnsan Hakları Komitesi’nin 22 no.lu genel yorumu da aşağı yukarı aynı şeyi söylemektedir.

İhlalin gerekçelerine objektif olarak bakıldığında ise; sonuç itibariyle görülmektedir ki mesele “öğrencilerin İslam’ı, tıpkı Marksizm gibi öğrenip öğrenmemesi” meselesi değil, öğrencilerin endoktrine edilip edilmemesi meselesidir.

Bu aktarımdan veya daha doğru bir ifadeyle, İHAM kararının totaliter eleştirisine karşı kararı aktarmak suretiyle meseleye açıklık getirdikten sonra şimdi meselenin diğer boyutuna dikkat çekebiliriz. Bu boyut, İHAM kararı ve tartışmalarında görülmeyen kısımlardan oluşmaktadır. Bunlar üç başlıkta toplanabilir:

1. DKAB Dersinin Zorunlu Olması, Muafiyet Hakkını Dışlamaz

Konuyla ilgili İHAM kararında hem başvurucular, hem Hükümet, hem de Mahkeme, “Türkiye’deki dini eğitimin zorunlu ders olduğunu” ifade etmekte, bu bakımdan “din eğitimi derslerine katılmak zorunluluğunun mutlak olduğu” ve bu bakımdan öğrencilere muafiyetin de uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Öğretide de bu konuda genel bir kabul vardır. Bu kabulde, “zorunluluk” tespiti bakımından bir sorun yoktur. Zira Anayasa’nın 24/4’üncü maddesine göre “din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” Ancak olası bir tartışma, “muafiyet” tespiti noktasında gündeme gelecektir. Zorunluluk, bu dersten hiçbir şekilde muaf olunamayacağı anlamına mı gelmektedir? Bu soruya bir kerede “evet” demek kolay görünmemektedir. Çünkü bu defa da şu sorular, yanıt bekleyecektir: Bir defa, eğer böyle olsaydı Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu’nun, “Türk vatandaşı olan, Hristiyan veya Musevi dinlerine mensup, ilkokul ve ortaokula giden öğrenciler, azınlık okulları hariç tutularak, söz konusu dinlere bağlı bulunduklarını beyan ettikleri takdirde din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerine girmeye mecbur edilemez” hükmünü içeren, 9 Temmuz 1990 tarihli 1 no.lu Kararı ve MEB Açıköğretim Ortaokulu Yönetmeliği’nin “Müslümanlıktan başka diğer dinlere mensup olanlar, beyanlarına göre isterlerse Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinden, muaf tutulurlar” şeklindeki 30/c maddesi, nereye denk düşmektedir? Eğer bu karar usulüne göre yürürlüğe girmiş ve temel hak ve özgürlüklerle ilgili milletlerarası bir antlaşma olan Lozan Antlaşması’nın hükümlerinin bir gereği ise, Türk vatandaşı olan veya olmayan dinsizler veya tüm dinlerin veya inançların mensuplarına da benzeri haklar getiren diğer uluslararası sözleşmeler nereye denk düşmektedir? Hatta bu hüküm, uluslararası sözleşmelerden önce, bizzat Anayasa’nın aynı maddesindeki “herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğu” hükmüne bir istisna mı getirmektedir?

Bu sorulara yanıt verebilmek için özgün bir anayasal bir yorum kaçınılmazdır. Bu bakımdan denebilir ki 24’üncü maddenin getirdiği zorunluluk, “dersin müfredatta bulunması” zorunluluğudur. Müfredatta zorunluluk ise muafiyet hakkını ortadan kaldırmaz.10 Teşbihte hata olmazmış, bu nedenle bir teşbihte bulunmak, anlaşılabilirlik sağlayabilir: Nasıl ki beden eğitimi dersi müfredatta zorunlu şekilde yer alıyor olmasına rağmen, mazeret bildiren öğrenciler bu dersten muaf olabilmektedirler, aynı şekilde, öğrenciler, müfredatta zorunlu olarak bulunan DKAB dersinden de, talep halinde muaf olabilirler. Mesela bir öğrencinin ayağının burkulması üzerine muafiyet talebinin gündeme geldiğini var sayalım. Bu öğrenci, “ders zorunludur” denilerek koşu egzersizine katılmaya zorlanamaz. Zorlanır ise Anayasa’nın “kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı” başlıklı 17’nci maddesine aykırılık söz konusu olur. Benzer şekilde, tek yönlü bir dinsel koşullandırma altında olan bir öğrencinin bu dersten

muafiyetinin gündeme geldiği bir durumda; bu öğrenci, “ders zorunludur” denilerek derse ve dersin (sure ezberletme, namaz kıldırma vb.) pratiklerine katılmaya zorlanamaz. Zorlanır ise Anayasa’nın “din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24’üncü maddesi ihlal edilmiş olacaktır. Keza, MEB Açıköğretim Ortaokulu Yönetmeliği’nin “İşitme ve konuşma engelli olduklarını, Sağlık Kurulu Raporuyla belgelendirenler yabancı dil dersinden (…) muaf tutulurlar” şeklindeki 30/b maddesi de bir diğer örnektir. Bu bakımdan, dersin müfredatta bulunmasının “zorunlu” olması ile bu dersten “muafiyet hakkı” farklı şeylerdir ve bunlar ille de birbirleriyle çatışmaz.

Sorular, bu noktada da bitmemektedir. Bu defa da muafiyetin kriterlerinin ne olacağı sorusu gündeme gelir. İHAM bu konuda, kişilerin inançlarını açıklamaya zorlanmadığı araçların altını çizmektedir. Bu bağlamda diğer olası sorunlar sınavlar ve notlar ile ilgili olarak ortaya çıkabilir. Acaba muafiyet, öğrencilerin sınav ve notlama süreçlerinde mağduriyetine yol açabilir mi? Bu meseleler, Türkiye aleyhine verilen kararlarda özel bir incelemeye konu olmadığından dolayı, DKAB dersi tartışmalarında üzerinden atlanan bir konu olmuştur. Ancak öğrencilerin girecekleri merkezi sınavlarda alternatifsiz DKAB sorularından da sorumlu tutulmasının ihlal yaratacağı atlanmamalıdır. Notlama konusunda ise İHAM’ın, nispeten yakın zaman önce verdiği Grzelak v. Polonya kararı, bu konuda dikkate değerdir. Söz konusu davada İHAM, ebeveynleri agnostik olan ve din derslerinden muaf olan bir çocuğun karnesinde, din dersi hanesine yer verilmesi ve bu kısma düz bir çizgi çizilmesini, haksız bir damgalama olarak tespit etmiştir.11 Olası bir muafiyet uygulamasında bu kararın dikkate alınması gerekmektedir.

2. Zorunlu DKAB Dersi Sorunu Sadece Ebeveynlerin Sorunu Olarak Ele Alınmamalıdır

İHAM kararlarına bakıldığında, zorunlu din dersi konusunun İHAS’ın 1 no’lu ek Protokolü’nün 2’nci maddesi kapsamında ele alındığı görülmektedir. Bu maddeye göre; “hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim ile ilgili üzerine aldığı görevleri yerine getirirken, anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretimin verilmesini isteme haklarına saygı gösterir.” Bu bakımdan maddede iki hak öznesi dikkat çekmektedir. Birinci cümledeki hak, çocuklar için geçerli iken; ikinci cümledeki hakkın öznesi anne ve babadır. Bu bakımdan maddede eğitim hakkı düzenlenmiş olsa da, kişinin “kendi görüşleri doğrultusunda eğitim hakkı” düzenlenmemiştir.12 Eğitim hakkının, din ve vicdan özgürlüğüne göre özel nitelik arz ettiğine ilişkin doktrin görüşleri ve İHAM içtihatları dikkate alındığında denebilir ki İHAS, çocukların dinsel haklarını, müstakil olarak (md.9) düzenlemiştir; ancak, eğitim söz konusu olduğunda bu hak, ebeveynlerinin inançları doğrultusunda kullanılabilecektir.

İşte bu sonuç sorunludur. Çünkü eğer çocuklar, din ve inanç özgürlüğüne sahip iseler -ki öyledirler- o halde devletin endoktrinasyonu kadar, ebeveynlerinin endoktrinasyonundan da korunma hakkına sahip olmalıdırlar. Eğer din ve vicdan özgürlüğü, dinsel dayatmalardan korunma hakkını içeriyor ise; bu hakkın öznesi olarak çocuklar da devletin veya ebeveynlerinin dayatmalarından korunarak, kendi inançsal tercihlerine göre eğitim alma hakkına sahiptirler. Söz konusu hak, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin çocukların inanç özgürlüğünü düzenleyen 14’ncü maddesinin de bir gereğidir. Buna göre ebeveynlerin sahip olduğu hak, çocuğun iradesini yok saymaksızın, onlara yol gösterme (belli dinler bakımından dininin gereği) biçiminde anlam bulacaktır. Ebeveynlerin bunun

ötesinde bir genişlikte bir velayet hakkı, yani çocuğun inançlarını ve tercihlerini kategorik olarak yok sayma hakları yoktur.14 Bu durum, Anayasa’nın 90’ncı maddesi gereğince dikkate alınmak durumundadır.

Öte yandan bizzat Anayasa’nın hem eğitim hem de din ve vicdan özgürlüğü düzenlemelerinde bu hakların öznelerinin “herkes” olduğunu görmekteyiz. Çocukların da herkes kavramının içinde olduğu son derece açıktır. İlgili maddelerde bu konuda “yaşa dayalı” “herhangi bir özel bir sınırlama nedeni” bulunmamaktadır. Gerçi 20’nci maddede yer alan aile yaşamına saygı hakkı, ebeveynlerin velayet hakkına “zımnen” anayasal bir dayanak sağlıyor olsa da15, çocuğun din ve inanç özgürlüğü ile ebeveynlerin velayet hakkı arasında bir çatışma halinde, ölçülü bir “uyumlaştırma” yapılması gerekecektir. Uzatmadan söyleyecek olursak ölçülülük, kategorik yasakları dışlar. Hal böyleyken Türk Medeni Kanunu’un 341’nci maddesindeki “Çocuğun dinî eğitimini belirleme hakkı ana ve babaya aittir. Ana ve babanın bu konudaki haklarını sınırlayacak her türlü sözleşme geçersizdir. Ergin, dinini seçmekte özgürdür” şeklindeki düzenleme, Anayasa’ya aykırıdır. Çünkü bu düzenleme, çocuğun din ve vicdan özgürlüğünü kategorik olarak durdurmaktadır. Söz konusu sınırlama, mehaz İsviçre ve Almanya uygulamaları16 ile karşılaştırıldığında dahi orantısızdır. Çocuğu pasifize ederek, tamamen ebeveyninin iradesine teslim eden bu paternalist hüküm, değiştirilmelidir, aksi halde buna karşı potansiyel mağduriyet iddiası ile bireysel başvuru mekanizmalarına gidilmelidir.

3. Dinsel Endoktrinasyon Sadece Din Dersinde Gerçekleşmez

İHAM’ın içtihatlarına dayanarak taraf devletlerin, endoktrinasyondan ayıklanmış, eleştirellik, nesnellik ve çoğulculuk içeren bir eğitim sistemi kurma yükümlülüğü altında olduğunu söyleyebiliriz. Yine İHAM’a göre, “dinsel özgürlükler, inananların kimliklerini ve hayata bakışlarını oluşturan en hayati unsurlardan biri olmakla birlikte ateistler, agnostikler, septikler ve kayıtsızlar için önemli bir değerdir”. Yani dinsel özgürlükler güvence altında olduğu gibi, dinden özgürlük de İHAS güvencesi altındadır. Bu bakımdan hangi dinden kaynaklanırsa kaynaklansın eğitimde dinsel dogma dayatma yasağı söz konusudur. Zaten buraya kadar anlattığımız şeyler, aşağı yukarı bu öze dayanmaktadır. Bu bağlamda konunun kaçınılmaz olarak DKAB dersinde odaklanması doğaldır. Ama tam da bu noktada meselenin daha da derinleşmesi için sorulması gereken soru şudur:

Dinsel endoktrinasyon sadece DKAB derslerinde mi gerçekleştirilmektedir? Bu soruya da kolayca “evet” denilememektedir. Pozitif bilimleri konu alan dersler de zorunludur ve bu derslerde de dinsel endoktrinasyon söz konusu olabilir. Biyoloji dersindeki müfredata “yaratılış teorisinin” dâhil edilmesi bu bağlamda ele alınması gereken bir konudur. Zira söz konusu teorinin, dinsel dayanaklar dışında pozitif bilimsel açıklaması yoktur. DKAB dersi, bilimsel temelde (teo-logos) olarak ele alınabildiği ölçüde kabul görmekte, bilim dışında saikler içerdiği noktada Sözleşme dışına çıkmaktadır. Benzer şekilde biyoloji dersinin, bilimsel (bio-logos) olmayan dinsel anlatılara göre işlenmesi durumunda bir tür endoktrinasyona dönüşeceği ve bu derslerden muafiyetin dahi, insan hakkı ihlalini gideremeyeceği göz ardı edilmemelidir. Benzer örnekler, diğer dersler bakımından da verilebilir.

Sonuç itibariyle makalenin yazılma amacı tek paragrafta toparlanacak olursa; İHAM, DKAB dersinin, tek yönlü koşullandırma içermesi ve zorunlu olmasından dolayı Sözleşme’yi ihlal ettiğini söylemiştir. Önemli ve yol gösterici olan bu karar, olumlu veya olumsuz bazı tartışmalara yol açmıştır.

Bu tartışmalarda Anayasa’nın özgün yorumunun yapılması suretiyle dersten muafiyetin mümkünlüğü, meselenin paternalist bakış açılarından arındırılarak, çocuk hakları bakımından da ele alınabilirliği ve nihayet dinsel endoktrinasyonun sadece DKAB derslerinde gerçekleşip gerçekleşmediği noktalarından da bakılması tartışmayı verimli bir yere taşıyacaktır.