Basından > Ulusal Basından > Yorum/Analiz >

İnanç Gruplarının Tüzel Kişiliği Edinme Hakkı – Zihniyet Değişimi Gerekliliği

Türkiye’de hiçbir inanç grubunun tüzel kişiliğinin bulunmaması devlet-din ilişkisi, laiklik ve inanç özgürlüğü hakkının kesiştiği bir noktada durmaktadır ve her biri hakkında gösterge sayılmalıdır.

Anayasa yapım süreci sekteye uğramış olsa da, Türkiye’de yeni anayasayla birlikte düşünülmesi gereken konular tartışılmaya devam ediyor.[1] Bu konulardan biri de, inanç özgürlüğü hakkıyla bağlantılı olan inanç gruplarının tüzel kişiliği meselesi. Hatırlanacağı gibi Anayasa Uzlaşma Komisyonu din ve vicdan özgürlüğü maddesi üzerinde uzlaşmaya varamamıştı.[2] Üyeler, bu maddeyle ilgili olarak inanç gruplarının tüzel kişiliği konusunda herhangi bir düzenleme önerisi dile getirmemişti.

Türkiye’de hiçbir inanç grubunun tüzel kişiliğinin bulunmaması devlet-din ilişkisi, laiklik ve inanç özgürlüğü hakkının kesiştiği bir noktada durmaktadır ve her biri hakkında gösterge sayılmalıdır. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası insan hakları koruma sistemleri tarafından tanınan bu hakkın Türkiye anayasasınca da tanınması, bir yandan uygulamaya geçirilmesi basit, öte yandan, Türkiye’nin devlet- din ilişkisi, laiklik yorumu ve inanç özgürlüğüne dar bakışı göz önünde bulundurulduğunda önemli bir zihniyet değişimi gerektiren bir konu olmaya devam etmektedir. Türkiye’deki paradigma inanç gruplarının, inanç grubu olarak, tüzel kişilik kazanmasını tamamen dışlamaktadır.  Bu yazıda amaç, konuyu inanç gruplarının tüzel kişiliğinin inanç özgürlüğü hakkı açısından önemi, bu alandaki uluslararası standartlar, Türkiye’deki mevzuat ve uygulamalar ile nasıl bir tüzel kişilik hakkı oluşturulması gerektiği gibi açılardan ele alarak meselenin arka planındaki boyutlara işaret etmektir.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu Türkiye’deki gayrimüslimlerin tüzel kişiliği hakkında yayınladığı görüşünde Türkiye’de inanç gruplarının, inanç grubu olarak tüzel kişiliği olmamasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle uyumlu olmadığı tespitiyle, Türkiye’ye tüm gayri Müslim dini toplulukların tüzel kişilik edinmesini mümkün hale getirecek bir yasal düzenleme yapmayı tavsiye etmiştir.[3] Burada, Venedik Komisyonu’na verilen inceleme görevinin Müslüman olmayanlarla sınırlı olduğunu belirtmek gerekir. Kuşkusuz aynı bulgular Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm inanç grupları için geçerlidir.

İnanç gruplarının tüzel kişilik edinme hakkı, inanç özgürlüğünün kolektif boyutu içinde yer alan bir insan hakkıdır. Bu hak, insan hakları sözleşmelerinde açıkça ifade edilmese de içtihat aracılığıyla uluslararası hukukta ilerleyen bir şekilde kabul edilmiştir.  AİHM tarafından en açık haliyle Besarabya Metropolitan Kilisesi-Moldova davasında ifade edilmiştir. AİHM’e göre, söz konusu davada, kilisenin tanınmaması- ki Moldova’da sadece tanınmış dini topluluklar tüzel kişilik kazanıyordu- cemaatin hukuki güvenceden yoksun olmasına neden olduğu için inanç özgürlüğünü koruyan Madde 9 ihlal edilmişti.[4] Yine, inananların din özgürlüğü, cemaatlerinin, keyfi devlet müdahalesinden özgür bir şekilde, barış içinde yaşaması beklentisini de içerir.[5] Bu nedenle, doğrudan müdahale olmasa da, olası müdahaleden özgür olmalarını sağlayacak yasal statünün sağlanmaması da bir sorundur.  Burada anahtar kelime, “hukuki güvence”dir ve AİHM, inanç gruplarının hukuki bir statüleri olmadan bunu mümkün görmemektedir.

Tüzel kişilik edinme hakkını kilit bir hak yapan yönü, mümkün kılıcı bir hak olmasıdır. İnanç gruplarının din veya inançlarının gereklerini yerine getirmelerini mümkün kılar ve hak ve yetki sahibi olmalarını sağlar. İnanç grupları uygun bir tüzel kişiliğe sahip oldukları zaman inançlarının gereklerini yerine getirmek amacıyla çeşitli faaliyetlerde bulunabilirler. Bu faaliyetler her birinin öğretilerine göre değişiklik gösterebilecek olsa da, genel olarak, daha çok kolektif olarak gerçekleştirdikleri etkinlikler düşünülebilir: ibadet yeri kiralama, satın alma, hayır kurumları kurma gibi.

Ek olarak, tüzel bir kişiliğin toplum gözünde inanç gruplarının kabul edilmelerini sağlayan, prestij ve tanıma kazandıran bir etkisi de olacaktır. Bu etki, özellikle toplum tarafından kabul edilmeyen veya devletin şüpheyle baktığı gruplar için önemlidir. Devlet açısından bakıldığında, tüzel kişilik kazanmakla bu gruplar “anlaşılabilir” bir yapıya kavuşurlar. İnanç grupları açısından bakıldığında ise, devletle veya toplumla resmi ilişkilerini yürütebilecekleri bir yapıya kavuşurlar.

Tüzel kişilik hakkının “mümkün kılıcı hak” olma özelliği nedeniyle devletler bu hakkı titizlikle düzenlerler ve genel olarak devletlerin bu hakkı “engelleme” eğilimi yüksektir. Özellikle azınlıklar veya tehdit olarak gördükleri gruplar için bu hakkı kısıtlama yoluna giderler.

Söz konusu dinsel azınlıklar olduğunda, tüzel kişiliğin olmaması azınlıkların kırılgan olan durumunu daha da ağırlaştıran bir etkiye sahip olacaktır. Bir yandan, kendilerine dair yasal belirsizliklerin fırsat verdiği keyfi uygulamalar karşısında hukuki güvenceden yoksun olurlar. Diğer yandan, çoğunluk için kısmen kamusal din hizmetleri tarafından sağlanan hizmetleri sağlama kapasitesine sahip bir tüzel kişilik edinememeleri nedeniyle bu hizmetlerin yeterli düzeyde sağlanamaması kendi haklarını kullanmalarının ve kimliklerini geliştirmelerinin önünde bir engel oluşturur. Devamını okumak için tıklayınız.