Basından > Arşiv >

Prof. M. Ali Kirman: “Din siyasetten saygı bekler”

Yeni Asya, 28.11.2011

Yeni Asya’nın sorularını cevaplandıran Prof. Dr. M. Ali Kirman, “Bütün dinler siyasetten saygı beklerler, yani din ve vicdan özgürlüğü talebinde bulunurlar. Özgürlüğün olmadığı bir sistemde, yani otoriter laiklik uygulamasının görüldüğü bir sistemde din kaçınılmaz olarak yeraltına çekilir ve siyasallaşır. Siyasal İslâmın yükselişini İslâmın yükselişinin bir parçası olarak görmek yanlıştır” dedi.

Türkiye’de yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte Türklük, laiklik gibi konular tekrar masaya yatırılıyor. Uzun süredir kutuplaşmış bir toplum olan Türkiye’de laiklik sanki daha merkeze oturan bir tartışma meydana getiriyor. Biz de bu hafta Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyelerinden, dinin toplumsal hayat üzerindeki etkisi üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. M. Ali Kirman’la konuştuk. Kirman, devletin ilâhî değil beşerî bir kurum olduğunun unutulmaması gerektiğini söylerken dinin devletten saygı beklediğine vurgu yapıyor. Ve anayasa da dinin yer almasının illa teokratik bir devlet anlamına gelmeyeceğini belirtiyor.

Türkiye’de laiklik üzerine koparılan fırtınayı yorumluyorsunuz?

Anlamakta gerçekte zorlanıyorum. Sosyoloji ve din sosyolojisi alanında yapılan araştırmaların ve kamuoyu yoklamalarının gösterdiği çok açık bir husus var: Türk toplumunun büyük çoğunluğu din ve vicdan özgürlüğünü, yani laikliği benimsemiştir. Söz gelimi Nilüfer Göle, laik geleneğin, Türkiye’de sivil ve askerî seçkinler arasında güçlü bir şekilde yerleşmiş, fakat aynı zamanda şehirli, eğitimli orta sınıflar tarafından da içselleştirilmiş ve kadın kuruluşları tarafından hassasiyetle savunulmuş olduğunu belirtir.

Aslında bu durum yeni değildir. Bugün Batı kökenli olduğu düşünülen demokrasi, barış, adalet, hoşgörü, din ve vicdan özgürlüğü gibi değerlerin Türk toplumunun tarihî geçmişinde kökleri çok derindir. Muhataplarına hiçbir baskı uygulanmaması konusunda çok titiz davranan bir din olan İslâmiyeti herhangi bir baskı ve zorlama olmaksızın kendi rızasıyla topluca kabul etmiş Türk milletinin geçmişi barış, adalet ve hoşgörü kavramlarıyla özetlenebilir. Ne var ki yakın tarihimizde yaşanan ve etkileri bugüne uzanan bazı talihsizlikleri de yok sayamayız. Batının gerisine düşmüş bir dünya devletini bir an önce ayağa kaldırmak için çözüm yollarının arandığı dönemde, sizin fırtına dediğiniz yoğun tartışmalar ve kutuplaşmalar yaşanmıştır ve halen etkileri devam etmektedir. Bu fırtınanın aslında laiklik perdesi altında yürütülen bir sosyal, ekonomik ve siyasî statü ve güç elde etme mücadelesinden ibaret olduğunu artık herkes biliyor ve görüyor. Bu, artık çok gizli bir sır değil. Fakat her şeye rağmen bu fırtınanın dineceğini, zaten bir takım emareler de görünmektedir, suyun mecrasını bulacağını söyleyebiliriz.

Bu tartışmanın bir ayağını da İslâmın siyasallaşması olarak

düşünmek mümkün mü?

Bu sorunuzu din ile siyaset ilişkisi ve dinin siyasallaşmasıyla ilgili genel bir sosyolojik çerçeve çizerek cevaplayalım. Din ve siyaset birer toplumsal kurumdur. Toplumsal kurumlar birbirleriyle karşılık ilişki halindedir; yani birbirlerinden yalıtılmış değildir. Din siyasetten, siyaset de dinden tamamen ayrı düşünülemez. Dinin siyaseti olur mu? Elbette olur. Bütün dinler siyasetten saygı beklerler, yani din ve vicdan özgürlüğü talebinde bulunurlar. Özgürlüğün olmadığı bir sistemde, yani otoriter laiklik uygulamasının görüldüğü bir sistemde din kaçınılmaz olarak yer altına çekilir ve siyasallaşır. Teokratik rejimlerde din zaten siyasallaşmıştır, yani siyasetin belirleyicisidir. Şu halde her din, uygun şartlarda siyasallaşma eğilimi gösterebilir. Söz gelimi Haçlı Seferleri Hristiyanlığın siyasallaşmasından başka nedir ki?

Siyasallaşma dinin istediği bir durum mudur?

Hemen belirtelim siyasallaşan din dinin kendisi değildir; sadece bir yorumudur; üstelik tepkisel olarak ortaya çıkmış marjinal ve çarpık bir yorumdur. Bu ifadeler siyasal İslâm için de geçerlidir. Bir dönem bazı insanlar bundan medet umdular; halen böyle düşünen ve giderek marjinalleşen bir kesimin varlığından da söz edilebilir. Tekrar edecek olursak, siyasal İslâmın yükselişini İslâmın yükselişinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Zira o, reaksiyoner bir yorum biçimidir ve dolayısıyla sosyal, kültürel, ekonomik şartlara bağlıdır, yani konjonktüreldir. Bir süre sonra ortadan kaybolur gider. Sosyolojik bir gerçek olarak şu hususun da altını çizelim: Bir din politize olduğu, siyasallaştığı ölçüde aslını kaybeder. Bunun için laiklik bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Hiç kuşkusuz dinin kendi alanına dönmesi onu daha da fonksiyonel kılar.

Laikliği hayat tarzı haline getirmek de bir kutuplaşma sebebi midir?

Az önce de belirttiğim gibi, bu bir etki-tepki hadisesidir. Türkiye’de bir kesim laikliği bir yaşam biçimi olarak algılamaktadır. Bir başka kesim de bu algılamaya aksülamel olarak tepkisel bir tarzda laikliğin din karşıtlığı olduğunu iddia etmektedir. Gerçekte laiklik, siyasî açıdan din ve devlet arasındaki ilişkiyi düzenlemenin bir aracı iken, toplumsal yönden de bir arada yaşamayı mümkün kılan bir ilke, bir modeldir. Zira belli bir din anlayışının toplumunun geneline dayatılmasının önüne geçerek toplumsal birlik ve bütünlük açısından son derece fonksiyoneldir. Ancak onun bir yaşam tarzı haline dönüştürülmesi, gerçek fonksiyonlarını yerine getirememesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Doğrusu Türkiye’de laikliğin bir yaşam biçimi olarak algılanması, hatta mutlaklaştırarak topluma dayatılmaya çalışılması toplumun geniş kesimi tarafından kabul görmemekte ve dolayısıyla böyle bir yaklaşım marjinalleşmektedir. Öte yandan daha ziyade ahlâkî esaslara vurgu yapan İslâmı bir din olarak görmenin ve öyle algılamanın ötesine geçerek onun hayatın bütün alanlarını kuşattığı ve insana hareket (mübah) alanı bırakmadığını savunan ve bu anlayışı topluma dayatmaya kalkışan bir yaklaşım da aynı şekilde toplumun geniş kesimi tarafından kabul görmemektedir. Nitekim yapılan bilimsel araştırmalar, ‘laikçi’ (laisist) olarak adlandırılan aşırı ve otoriter laiklik yanlıları ile dinin (İslâm) bütün toplumsal kurumları/alanları kuşattığını düşünen ve ‘dinci’ (İslâmist) olarak adlandırılan kesimlerin toplumdaki oranlarının yüzde olarak tek basamaklı olduğunu ortaya koymuştur. Şu halde gerek laikliği ve gerekse İslâmı aslından farklı algılamak ve onlara aşırı yüklemelerde bulunmak, onların gerçek fonksiyonlarını yerine getirmesinin önündeki en önemli engellerdir. Bir diğer ifadeyle bu tür yaklaşımlar hem laikliğe hem de dine zarar vermektedir.

Röportajın devamına ulaşmak için tıklayın.

______________________________________________________________________________________________